Hasan Boztürk

Hasan Boztürk

hasanbozturk@hotmail.com

NATO zirvesinde Bursa detayı

2026.07.06 17:44 - Son Güncellenme: 2026.07.06 17:53
A

İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye için oldukça önemli kabul edilir.

Soğuk Savaş'ın başlangıcının da kritik bir dönüm noktası olduğu değerlendirilir.

Doğru.

O günün şartlarına bakıldığında da günümüz değerlendirmesinde de böylesi bir değerlendirme yapmak mümkün olacaktır.

Zira 1925 yılında (17 Aralık) Paris'te imzalanan Türkiye-Sovyetler Birliği Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması zamanla eski heyecanını yitirmiş ve Sovyet tarafının Türkiye'den toprak talebiyle Ankara hükümetinin Boğazlardaki hakimiyetini pekiştirmesinden duyduğu rahatsızlkla Moskova'nın üs talebi yeni bir döneme işaret etmişti.

Bu durum aynı zamanda Türkiye'nin Batı'ya yakınlaşmasının itici gücü olmuştu.

Yani NATO'ya giriş sürecinin dış politika bağlamındaki en önemli argümanı oldu.

Kore'ye asker gönderilme süreci de bu durumu pekiştiren bir husus olmuştu.

1952 NATO üyeliği Türkiye açısından bir dönüm noktasıydı.

Nitekim Soğuk Savaş dönemi Türkiye için dış politikanın ciddi manada argümanı oldu.

Truman Doktrini ve Marshall planı dış politikayla beraber iç politikayı da etkiyen unsurlardandı.

Çok partili hayata geçiş ve savunma anlamında olası Sovyet tehlikesinin yanında toplum nezdinde belki de çok az bilinen bir döneme kapı aralanmıştı.

Küba Füze Krizi ile birlikte Türkiye'de Amerikan nükleer silahlarının konuşlanmış olduğu ortaya çıkmıştı.

Bu durum ABD ile SSCB arasındaki pazarlıkların kamuoyuna yansımasıyla öğrenilmişti.

Aynı zamanda iç politikada komünizm ile mücadele söylemleri ve eylemleri ve doğal olarak karşıtlığı ülkenin tartışma konusuydu.

Yine o dönemlerde Fransa'nın 1960'lı yılların ortalarında De Gaulle yönetiminde Sahra Çölündeki nükleer denemesiyle birlikte NATO'nun askeri kanadından çıkışı dönemin belki de en önemli hususlarındandı.

ABD öncülüğündeki Batı Bloğu ile SSCB önderliğindeki Varşova Paktı üyeleri arasındaki bu dönem 1990'lı yılların başında yeni bir dönüm noktasına evrilmişti.

NATO'nun Sovyet karşıtı motivasyonu Soğuk Savaş sonrasında yerini bir nevi kimlik krizine bırakmış oldu.

Dünyada iki kutuplu yapıdan çok kutuplu anarşik bir sürece doğru yönelim ortaya çıktı.

AB'nin (AKÇT-AET-AB) ekonomik bir aktörden öte yeni bir konuma ulaşma hedefiyle yoluna devam ettiği ortamda Türkiye de yeni dünya düzeninde yerini aramaya çalışan aktörlerdendi.

Burada özellikle ifade edilmesi gereken husus Türkiye'nin Soğuk Savaş dönemi ve sonrasına ilişkin konumlamasına yönelik değişim olsa gerek.

Zira Türkiye jeopolitika açısından Soğuk Savaş'ın değerli bir aktörüydü.

Sovyet karşıtlığı motivasyonunda Batı devletleri nezdinde son derece değerli konumdaydı.

Soğuk Savaş sonrası dönem itibariyle NATO kendisine yeni bir motivasyon kaynağı ararken Türkiye de BM Güvenlik Konseyi'nin 5 daimî üyesinden biri olan Fransa da Çin de yeni döneme göre kendini güncelleyen aktörlerdendi.

Yeni dönemde Türkiye'nin jeopolitika bağlamındaki değerliliği bir süreliğine sekteye uğramış gibiydi.

NATO'nun yeni konsepti de özellikle 1991 Roma Zirvesi ile birlikte nükleer caydırıcılıktan ziyade çatışma önleme, kriz yönetimi ve eski Varşova Paktı ülkeleriyle diyalog geliştirme ekseni üzerine olmuştu.

11 Eylül Saldırıları da şüphesiz NATO başta olmak üzere ABD ile tüm ülkelerin güvenlik anlayışında yeni bir döneme girilmesine yol açmıştı.

2010 Lizbon Zirvesi ise terörizm, siber saldırılar ve enerji güvenliği konularına odaklanılmasını sağlarken, küresel çapta kriz yöneten bir konum hedeflenmişti.

Şüphesiz Rusya'nın geri dönüşü ile birlikte özellikle Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte kuruluş dönemindeki kaygılara dönülmüş olsa da küresel çapta hemen her alanda bir kriz ortamı söz konusu olmuştu.

Orta Doğu başta olmak üzere Balkanlar ve birçok alanda krizlerle yüzleşilmek zorunda kalınmıştı.

Hatta bir normatif güç olan AB bile PESCO'yu istediği seviyeye ulaştıramasa da gerek üst otorite olarak gerekse ulusal devletler savunma harcamalarını artırmayı gündemine almıştı.

Rusya-Ukrayna kriziyle birlikte NATO'yu tartışmaya açan ülkeler bile yeniden bu yapıya sarılmak zorunda kalmıştı.

Böylesi bir ortamda NATO zirvesi Ankara'da toplanıyor.

NATO Ankara zirvesinin Gelecek Perspektifi "NATO 2030 ve Sonrası" şeklinde.

Yeni dönemde NATO'nun vizyonu salt askeri bir ittifak değil aynı zamanda teknolojik üstünlüğü korumayı hedeflemekte.

Beraberinde savunma sanayii entegrasyonunu içermekte.

Yine NATO'nun güney kanadının güçlendirilmesi amaçlanmakta.

Elbette Çin'in ve Rusya'nın durumu.

Böylesi bir ortamda NATO zirvesi Ankara'da toplanmakta.

Elbette NATO karşıtlığı seslerini duyuyoruz.

Ancak Türkiye'nin şu andaki çizgisi NATO'nun yeni döneminde etkin rol üstlenmek şeklinde olsa gerek.

Burada iki noktaya dikkat çekmek gerekiyor.

Konjonktürel bağlamda Türkiye'nin jeopolitik konumunun yeniden çok önemli hale gelmesi ya da önemli olduğunun yeniden hissedilmesi ve savunma sanayi konusunda kat ettiği aşama.

Öyle ki; savunma sanayinde yapılan yatırımlar ve elde ettiği başarılarla bu konudaki ihracat potansiyeli Ankara'nın elini güçlendiren hususlar olarak dikkat çekmekte.

Bursa ve çevresi için de öyle.

Bu noktada Savunma Sanayi Başkanı Savunma Sanayi Başkanı Prof. Dr. Haluk Görgün'ün verdiği rakamlar son derece önemli.

Yorum katmadan Bursa Ticaret ve Sanayi Odası'nda yaptığı açıklamanın bir bölümünü aynen aktaralım: "Türk savunma sanayii bugün yerlilik oranını yüzde 80'lerin üzerine taşımıştır. Savunma sanayiimiz 4 bin 500 firma, bin 400'ü aşan proje ve 100 bini aşkın doğrudan istihdamıyla güçlü ve derinlikli bir ekosistem haline gelmiştir. 2002 yılında yıllık 250 milyon dolar olan savunma ve havacılık ihracatımız, geçtiğimiz 12 aylık dönemde yaklaşık 11 milyar dolara ulaşmıştır. "

Görgün'ün Bursa'ya ilişkin rakamları da ilgi çekici. Geçtiğimiz günlerde Bursadabugün Yazarı Elif Didem Danacıoğlu'nun da aktardığı üzere Bursa önemli bir başarı göstermiş durumda. Görgün "Doğrudan ve dolaylı olarak 150'den fazla Bursalı şirketle çalışan TUSAŞ'ın bu tedarikçilerine bu yılın ilk 6 ayında verdiği siparişlerin toplam tutarı 35,5 milyon doları aşmış durumda. ASELSAN ise 2021 yılından bu yana Bursa menşeli 215 şirketten 135 milyon dolar değerinde yüksek teknolojili alt bileşen tedarik etti. ROKETSAN'ın şehrimizdeki 30 tedarikçisi ise en kritik platform ve sistemlerde kullanılan alt bileşenleri üretmektedir." ifadeleri önemli olsa gerek.

Sonuç olarak Türkiye'nin NATO zirvesine ev sahipliği yapması İttifakın yeni konseptinin şekilleneceği bir dönemde son derece önemli olmakla birlikte Bursa başta olmak üzere ülke genelinde savunma sanayi yatırımlarının geldiği nokta da kıymetli bir avantaj.

Yani Türkiye'nin bu zirveye eli güçlü bir şekilde ev sahipliği yapmasının altında jeopolitikanın yanında savunma sanayiinde elde ettiği başarı da bulunmakta.

Bu başarıda Bursa'nın payının olması da değerli olsa gerek.


A

Yazarın diğer yazıları

Yazarın Tüm Yazıları