Bursa'da İş Kazaları ve Meslek Hastalıkları Sempozyumu düzenlendi

Türkiye Barolar Birliği (TBB) ve Bursa Barosu işbirliğiyle düzenlenen İş Kazaları ve Meslek Hastalıkları Sempozyumu, Bursa Akademik Odalar Birliği Oditoryumu'nda gerçekleştirildi. 

Bursa'da İş Kazaları ve Meslek Hastalıkları Sempozyumu düzenlendi

Sempozyumun açılış konuşmasını yapan Bursa Barosu Başkanı Av. Gürkan Altun, 17 OSB ve irili ufaklı onlarca sanayi sitesiyle Bursa'nın artık tarım kentinden ziyade sanayi kenti olduğunu, bu dönüşümün halkın sağlığına da zarar verdiğini söyledi. "Bursa'nın yüzülebilecek, balık tutulabilecek bir tek deresi kalmadı" diyen Altun şöyle konuştu:

"Orhaneli Termik Santrali'nde filtrenin devre dışı bırakıldığı iddiaları var. Çevre Komisyonumuz araştıracak. Özelleştirmeyle bir sanayi tesisini devletin hantal yapısından çıkarıyorsunuz ama özel sektörde kar ve verimlilik devreye girdiği zaman sağlık ve iş güvenliği de maalesef geri plana itilebiliyor.

Mustafakemalpaşa Bükköy maden kazasında 19, ardından Soma'da 301 can kaybettik. Bursa tekstil ve aynı zamanda otomotiv kenti... Birçok işçimiz kalıp ve pres makinelerinde uzuv kaybı yaşıyor. Bir ay kadar önce Gürsu'da miadı dolmuş bir tekstil boyahanesinde kazan patladı 5 canımızı yitirdik. Burada bakımların yapılmadığı ortadaydı, bakımların yapılıp yapılmadığını denetleyen kamu erki de görevini yapmamıştı. Bir taraftan çalışanların eğitimleri de sorgulanıyordu ki, çalışanlar sigortasız Suriyeli işçilerdi. Tüm bunlar bir araya geldiğinde iş cinayetlerinin olmaması bizi şaşırtırdı."

"SORUNLARIN KAYNAĞI DEMOKRASİ YOKLUĞU"

Birinci oturumun ilk konuşmacısı Tez Koop-İş Sendikası Danışmanı Dr. Emirali Karadoğan "İş Kazaları-Demokrasi ve Örgütlenme İlişkileri" başlıklı bir konuşma yaptı. Karadoğan, iş kazalarının, mevzuat eksikliğinden ötürü yaşanmadığını, temel nedenin demokrasi eksikliği olduğunu öne sürdü. Karadoğan "Türkiye'de demokrasi yok. Olmadığı sürece iş kazalarının, iş cinayetlerinin, meslek hastalıklarının önüne geçemeyiz. İş kazası ve meslek hastalıklarından ötürü dünyada yılda 2 milyon 780 bine yakın can kaybı yaşanıyor.  Türkiye'de iş kazalarından bahsediyoruz ama meslek hastalıkları yok denecek kadar azdır! Bu, biz meslek hastalıklarına karşı çok başarılı önlemler aldığımız anlamı taşımıyor. Birincisi biz meslek hastalığının ne olduğunu bilmiyoruz. İkincisi tanımlamaktan korkuyoruz. Üçüncüsü bu verileri ortaya koymaktan daha çok korkuyoruz. Bunun da temelinde özellikle demokrasiyle ilgili eksiklikler yatıyor" dedi.

Karadoğan şöyle devam etti:

"Bu ölümler, yıllık toplam ölümlerin yüzde 5'ine denk geliyor. Ölümlerin yüzde 86'sı meslek hastalığı kaynaklı... İş kazaları ve meslek hastalıklarının ülkelere göre dağılımında da orta ve düşük gelirli ülkeler başı çekiyor. Türkiye'de 2016 yılında 1970 kişi iş kazaları sunucu hayatını kaybetti. Ama bu resmi veri değil. Resmi kayıtlara göre 1405'tir. Özellikle sorunlu alanlarda resmi verilerin gizlendiğini iddia ederim. Aradaki fark iddiamızı doğrulamaktadır. Peki 2016 yılında meslek hastalığından ölüm var mı? Benim ulaştığım yok...

ITUC 2017 Küresel Haklar İndeksi'nde Türkiye'nin yeri, toplam 6 kategoride 5'ci sırada. Hak var, ama garantisi yok. Hak ihlallerinin yoğunlaştığı ülkelerde işçi sağlığı ve iş güvenliği de azalmakta.

Bir yerde demokrasi ya vardır ya yoktur. Bazen ileri demokrasi deniyor ya... Demokrasinin ilerisi, gerisi olmaz. Demokrasinin olduğu yerde haklarınızı kullanırsınız, olmadığı yerde hak ihlalleri vardır, hak ihlali varsa demokrasi yoktur.

Bizde emekli olanlar için 'emeklilik buna yaramadı, her yanı ağrımaya başladı' derler. Değil! Meslek hastalığının neticesi bazı durumlarda 5-10 yıl sonra ortaya çıkar. Bunu tespit etmek hükümetlerin de işine gelmez. Sermayenin işine hiç gelmez."

"İLK MUHATAP SOSYAL GÜVENLİK KURUMU"

Ankara Barosu'ndan Av. Sema Güleç Uçakhan ise "İş Kazalarının Sonuçları-Maddi, Manevi Tazminatlar" başlıklı sunumunda şöyle konuştu:

"İşçinin iş kazası ya da meslek hastalığından dolayı sakatlanması halinde doğan zararların ilk muhatabı Sosyal Güvenlik Kurumu'dur. Müteselsilen işverenle birlikte sorumludur. İlk aşamada gerekeni yapar, sonrasında yasası gereği işverene rücu hakkına sahiptir. O halde doğrudan doğruya işverene yapılacak bir müracaatın ardından SGK'ya yapılacak ikinci bir müracaat haksız zenginleşmeye sebebiyet verecektir.

İşverenin olayda herhangi bir kusuru tespit edilememesi durumunda SGK zaten yasa gereği sorumluluklarını yerine getirecektir."

"SOMA'DA İŞ KAZASINDAN ÖLMEK İMTİYAZA DÖNÜŞTÜ"

Kocaeli Barosu'ndan Av. Dr. Murat Özveri'nin "İş Kazası mı, Meslek Cinayeti mi?" başlıklı sunumu da ilgi çekiciydi.

"Cinayet sözcüğünü kullandığımız an cinayet işleyenleri de ele almamız gerekiyor. Neredeyse bütün işverenleri katil ilan etmiş oluyoruz. İstihdam yaratan, ülke ekonomisini ayakta tutan saygın insanların bu şekilde tanımlanması rahatsız edici gelebilir. O nedenle bu kavram üzerinde iyi düşünmemiz ve ne kastettiğimizi açıklamamız gerekiyor" diyerek başlayan Özveri şunları söyledi:

"İş kazalarında her yıl Sakarya Meydan Muharebesi'nde verdiğimiz şehit sayısı kadar işçimizi kaybediyoruz. Yasa var! Yasaya rağmen ölüyor. Sadece işçi sağlığı ve iş güvenliği değil, cezai anlamda da yaptırımlarımız var. Sistemimiz var. Buna rağmen her yıl ortalama 2311 insanımız ölüyor ise bu ölümleri kaza sözcüğüyle açıklamak, her şeyden önce ölenlere haksızlıktır, saygısızlıktır.

Bugün Türkiye'de yaşananlar 1900'lerin Amerika'sında yaşandı. Davalar açıldı. Üç temel hususta ele alındı davalar. Denildi ki; Birinci ilke varsayılan risk! Sen bu işi yapmayı kabul ettiğinde, bu işin doğasından kaynaklanan riskleri kabul etmiş sayılırsın. Bunun içinde ölüm de var. Bizde nasıl denildi? 'İşin fıtratında var!'

İkincisi, ihmale iştirak ilkesi... Eğer sen riskli ortamda çalışırken, riskin gerçekleşmesi doğrultusunda küçük ihmalin olmuşsa bundan şikayet edemezsin, sorumlusun. Bizde ne deniliyor? Ah şu sakar işçiler! Baret, eldiven, gözlük takmıyorlar. Yapmayın diyoruz, bize rağmen ellerini makinenin içine sokuyorlar!

Soma davasında bir meslektaşımız şu cümleyi kurdu. Hukukçuluğumdan utandım.

'Soma'da iş kazasından ölmek imtiyaza dönüştü! Yaşayan işçiler, 'keşke sen de öleydin' diyen karılarıyla kavga ediyor. Bisiklet alamayan çocuk, keşke benim babam da ölseydi bisiklet alırdım diyor. 'Soma'da ölüm imtiyaza dönüştü diyen' bir savunma mantığı!

Ne olmuş, çok fazla tazminat ödenmiş!

Peki varsayılan riskin sorumluluğunu kim alacak? İşçi mi, işveren mi? 19. yüzyılın sonunda batı hukukunda işveren yanıtı verilmiş. Bugün bizim yasamıza bakıyoruz. Her türlü önlemi almak için işveren sorumlu tutulmuş.

Soruyorum? İşveren olarak yargılanıp ceza alan kaç kişi duydunuz? Kitlesel ölümler dahil... Ceza hukuku açısından söylüyorum. Tazminat hukukunun açmazlarına girmiyorum."

"AKCİĞER KANSERLERİNİN YÜZDE 10'U MESLEK KAYNAKLI"

Sempozyumun öğleden sonraki oturumunu ise Bursa Barosu Başkanı Av. Gürkan Altun yönetti. İlk konuşmacı Lokman Hekim Ankara Akay Hastanesi'nden Prof. Dr. İbrahim Akkurt "Meslek Hastalıklarının Dünyada ve Ülkemizde Durumu, Tanı-Takip İlkeleri" başlığı altında konuştu. 

Meslek hastalıklarının birinci nedeninin toz olduğunu ifade eden Akkurt, nano teknolojiyle birlikte nano partiküller, gazlar, sıvılar, çalışma koşullarının yol açtığı ergonomik riskleri sıraladı. Radyasyonun da günümüzün çok önemli risklerinden biri olduğuna vurgu yapan Akkurt, işyerlerindeki sosyal ilişki bozukluklarını, mobingi de meslek hastalıkları arasında saydı. Akkurt, ülkemizde akciğer kanserlerinin yüzde 10'unun meslek kaynaklı olduğunu bildirdi.

"ÖNCE MESLEKİ BAĞIMSIZLIĞINI GÜVENCEYE ALALIM"

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala "Çalışan Sağlığı Alanında Alınması Gereken Önlemler"i anlatırken, "Konuşmayı en başından kesip, 'kapitalizm geçerli olduğu sürece sermaye daha fazla kar elde etmek için emeği sömürdüğü sürece biz çalışan sağlığı filan konuşamayız' deyip başka bir alan geçebiliriz. Bu mümkün ama bir yandan daha iyi bir dünya mümkün mücadelesi verirken, bu yanda insanlar erken ölmesin diye ne yapabiliriz kafa yormamız lazım" dedi. 

Pala şöyle konuştu: "Öncelikle bir insan doğru işte çalışmalı. İş doğru değilse sağlıkla ilgili bozulmaların önüne geçmeniz sıkıntılı.

İşyeri hekimi, iş güvenliği uzmanı maaşını patrondan alıyor. Bu alanda çalışanların mesleki bağımsızlığı güvence altına alınmadan bu konuda adım atmamız söz konusu olamaz.

Ben işyeri hekimi eğiticisi unvanına sahip değilim. Bakanlığın istediği belgeleri göndermediğim için. Oysa ben bu alanda doktora yaptırma yetkisi olan bir akademisyenim. Ama bakanlık o yetkiyi vermek için o evrakları benden istiyor. O evrakları gönderen herhangi bir öğrencim o yetkiyi alma hakkına sahip. Eskilerin tabiriyle bir kasa bir masa şirketleriyle yapılan eğitimlerle verilen belgelerin çok fazla bir karşılığı yok. 

Bu yetkinliği güvence altına alacak bir mekanizmayı üniversiteleri içine katacak şekilde birlikte tartışmamız lazım. 

Türkiye'de iş müfettişleri arasında sadece bir hekim arkadaşımız vardı. O da emekli oldu. Şimdi tıp alanından gelen tek bir müfettiş yok. Yine Bursa'da 60 müfettiş var ama 6 binin üzerinde işyeri var. Bu bile periyodik denetlemenin olamayacağına temel bir göstergedir.

Meslek hastalığı dendiğinde aklımıza ilk tazminat geliyorsa da, bu konuda mücadele yürütemeyiz.

Çalışan sağlığı uygulama ilkeleri:

Kişiyi uygun işe yerleştirmek... Bizim sistemimiz, işe giriş muayenesiyle çözüyor! İşyeri hekiminin handikapları var! İşe giriş muayenesinde 'evet bu işte çalışabilir' derse kişi işe alınacak, bu işte çalışırsa bazı sorunlar olabilir gibi kafasında soru işaretleri varsa bu kişi işe alınmayacak. Resmi işsizlik rakamı yüzde 10, sendikalara göre ise yüzde 20'nin üzerindeyken bu yükü hangi işyeri hekimi kaldırabilir?

Ya da periyodik muayene sırasında bir işçide sağlık sorunu ortaya çıktığını görüyor, patrona diyor ki bu işçinin işini değiştirin! Patron, 'ya devam edecek ya da parası neyse veririm çıkarırım' diyor

Bu süreçte etik sorunların varlığını da paylaşmamız gerekiyor."

"EĞER İŞÇİLER MESELEYE SAHİP ÇIKMIYORSA ÇÖZÜM ZOR"

Sempozyumun son konuşmacısı ODTÜ İktisat Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yıldırım Koç da "İş Kazaları ve Meslek Hastalıklarının Önlenmesinde Sendikaların Yükümlülüğü" konulu konuşma yaptı.

Koç şöyle konuştu:

"1864'te kurulan 1. Enternasyonal'in tüzüğünün ilk maddesinde 'işçilerin kurtuluşu kendi eseri olmalıdır' der. Olacaktır, olabilir filan değil. Galiba bizim işçi sağlığı ve iş güvenliği yaklaşımında da temel ilke olmalı bu. Eğer işçiler bu meseleye sahip çıkmıyorlarsa birileri onlar adına bu meseleye sahip çıktığında sonuç almak mümkün değil. Bizim sıkıntımız bu.

1972'den beri işçi hareketinin içindeyim. 45 yıl önceki işçiyle bugünkü işçi çok farklı. Okuma yazma bilen işçi bulduğumuzda seviniyorduk. Bugün durum çok farklı. 2015'te Renault ve Tofaş'ta işçi eylemleri başladığında Renault Komitesi'ndeki arkadaşlarla toplantı yaparken bir yasa maddesi gündeme geldiğinde, hemen akıllı telefonları çıkarttılar ve yasa maddesini gördüler. Ben akıllı telefona 20 gün önce geçtim, onlar 3-5 yıl önce geçmişlerdi. O zaman sorgulanması gereken şu! Eğitim düzeyleri yüksek, en azından lise mezunu ve giderek üniversite mezunu sayısı artan kitle meslek hastalıkları ve iş kazaları konusunda neden duyarsız?  İşçiler duyarlı olduğunda, sendikalara rağmen baskı yapmalı ve duyarlılığı artırmalıdır."

Kalan karakter : 450

Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!