Avrupa'da ırkçı ve ayrılıkçı ateşi büyüyor

Avrupa'da ırkçı ve ayrılıkçı ateşi büyüyor

Ayrılık talepleri ve ırkçı akımlarla Avrupa ülkelerinin geleceğini tehdit eder boyuta ulaştı. Bugün en İngiltere İskoçya, Fransa Korsika, İspanya Katalonya ve BASK bölgesi, İtalya Veneto bölgesinin ayrılık talepleriyle boğuşuyor. Almanya başta olmak üzere Kıta'nın genelinde de hızla büyüyen bir ırkçı akım sözkonusu.

2014.11.15 17:00 - Son Güncellenme: 2014.11.15 17:01 - Güncel - HABER MERKEZİ
A
Avrupa'da ırkçı ve ayrılıkçı ateşi büyüyor

Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan Birleşik Avrupa hayalinin en somut adımı. Avrupa'da karşılıklı bağımlılığa dayalı bir birlik kurma düşüncesi 20'inci yüzyılın başında yaşanan 2 dünya savaşının ardından doğdu. Zira İkinci Dünya savaşı sona erdiğinde yaşlı kıta savaşın yıkıcı mirasıyla yüzleşiyordu.

Kuzey Haber Ajansı'nın haberine göre öncelik yeni bir savaşın önlenmesiydi. Ortaya atılan çözüm ise 1950 tarihli Schuman Planı'ydı. Plan Avrupalı liderler tarafından birleşik bir Avrupa için atılan ciddi bir adım olarak değerlendirildi.

Dokuz ay süren uzun müzakerelerden sonra, "Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu" kurulması konusunda ortaya atılan tasarı batı Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya dışişleri bakanlarının katıldığı Paris Konferansı'nda kabul edildi. Takvimler 18 Nisan 1951'i gösteriyordu ve bu tarih Avrupa için bir milattı.

Birlik 1957 yılında imzalanan roma anlaşmasıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu adını aldı. 1992 Maastricht Antlaşması ile topluluk kurumları güçlendirildi ve daha geniş yetkilere sahip oldu ve böylece Avrupa Birliği doğdu. Avrupa Birliği, 2002 yılında ortak para birimi Euro'ya da geçerek entegrasyon için bir önemli adımı daha geride bıraktı.

Birlik, sadece yarım yüzyıllık geçmişine rağmen, sermayenin, hizmetlerin ve malların serbest hareket ettiği sınırsız tek pazarı meydana getirdi. Dünya nüfusunun yalnızca yüzde 7'sini teşkil eden birlik, bugün dünya ekonomisinin yüzde 25'ini kontrol ediyor. Avrupa birliği işleyiş tarzı olarak dünyada bir ilk olma özelliliği de taşıyor.

Merkezi Brüksel'de bulunan birliğe dâhil olan ve bugün sayısı 28'e ulaşan ülkeler, bağımsız birer devlet olarak varlıklarını sürdürse de, oluşturulan mekanizmalarla, ekonomide ve dış ilişkilerde ortak politikalar yürütülmesi planlanıyor.

Ancak bu ortak politika çabası zaman zaman sıkıntılara yol açıyor. Son yıllarda bazı birlik üyelerinde yaşanan ekonomik kriz ve Euro Bölgesi ülkelerinin ekonomilerinde yaşanan daralma bu sorunları derinleştiriyor. Birliğin en büyük ekonomisi Almanya'nın, krizdeki ülkelere dayattığı kemer sıkma talepleri, görüş ayrılıklarına neden oluyor.

Fransa ve İngiltere gibi birliğin diğer büyük ülkeleri de Almanya'nın üstlendiği bu rolden rahatsız. Bu memnuniyetsizlik, İngiltere ve Fransa'da iç politikaya da yansıyor. Avrupa Birliği karşıtı söylemler giderek güç kazanıyor. Bu tartışmalar, birleşik bir Avrupa hayalinin de tartışılmasına neden oluyor.

IRKÇI PARTİLER YÜKSELİŞE GEÇTİ

Avrupa'da son yıllarda yapılan seçimlerde en çok dikkat çeken sonuçlardan biri de aşırı sağ partilerin yükselişi. Geçtiğimiz mayıs ayında yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerine aşırı sağ partilerin yüksek oy oranları damgasını vurdu. Avrupa Parlamentosu'nun yeni yapısının belirlenmesi için yapılan seçimlerde alınan sonuçlara göre, oy kaybetse de merkez sağ blok birinci olmayı başardı.

Avrupa Parlamentosu için Fransa'da yapılan seçimlerden, yüzde 25 oyla aşırı sağcı ulusal cephe birinci parti olarak çıktı. Ülkede aşırı sağcılar, ulusal çapta yapılan bir seçimde ilk kez sandıktan birinci parti olarak çıkmayı başardı. Cumhurbaşkanı Hollande'ın iktidar partisi ise sadece yüzde 14 oranında oy alabildi.

Avrupa Birliği'nin lokomotif ülkesi Almanya'da başbakan Angela Merkel'in liderliğindeki merkez sağ sandıktan birinci çıktı. Ancak Avrupa Parlamentosu'nda sahip olduğu 42 sandalyeden 7'sini kaybetti. Aşırı sağcı ve yabancı düşmanı milliyetçi demokratik parti ise yüzde 1 oy alarak ilk kez milletvekili çıkarttı.

İngiltere'de ise yarışı Avrupa Birliği ve göçmen karşıtı görüşleriyle bilinen birleşik krallık bağımsızlık partisi önde bitirdi. Avusturya'da da aşırı sağcı özgürlük partisi yüzde 20 ile oylarını geçen seçimlere kıyasla yüzde 3,7 artırdı. Danimarka, Macaristan ve Yunanistan'da da aşırı sağcı partiler aldıkları yüksek oylarla dikkatleri üzerine çekti.

FRANSA - LE PEN IRKÇI BAYRAĞI BABASINDAN DEVRALDI

Fransa'da aşırı sağ parti ulusal cephe lideri Marine Le Pen'e olan destek hızla artıyor. Le Parisien Gazetesi'nde yayımlanan son ankette, aşırı sağ lider Marine Le Pen'in söylemlerine olumlu baktığını belirtenlerin oranı yüzde 43'e yükseldi. Bu sonuç, Le Pen'in şimdiye kadar ulaştığı en yüksek popülarite oranı.

Ancak Fransızların Le Pen'in ülkeyi yönetebileceği noktasında soru işaretleri de var. Ankete göre her 10 Fransız'dan 7'si, aşırı sağ liderin ülkeyi yönetebileceğine inanmıyor. Fransız siyasetçi, aşırı sağcı ulusal cephe partisinin liderliğini babası Jean Marie Le Pen'den devraldıktan sonra yapılan son dört seçimde oylarını artırmayı başarmıştı.

46 yaşındaki Marine Le Pen, 2017 yılında gerçekleştirilecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinin en büyük favorileri arasında yer alıyor. Aşırı sağın hızlı yükselişine karşın, Fransa'da iktidarda olan sosyalist parti hızla kan kaybediyor. Mevcut devlet başkanı François Hollande'a olan destek yüzde 13'lere kadar gerilemiş durumda.

Önceki ay yaşanan hükümet krizi, sosyalist parti içinde çatlaklara yol açmıştı. Uzmanlar, liberal politikalara tepkiyle doğan bu çatlağın sosyalist parti'de bir bölünmeyle sonuçlanması ihtimali üzerinde duruyor.

Eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin siyasete dönme kararının merkez sağda bir toparlanmaya yol açıp açmayacağını ve aşırı sağa kayan oyların geri alınıp alınamayacağını ise zaman gösterecek.

İSKANDİNAVYA ÜLKELERİ - BREİVİK VE İSLAMOFOBİA

İskandinavya yarımadasında yer alan ülkeler yakın bir zamana kadar, çok kültürlülüğün ve demokrasinin en başarılı örnekleri olarak kabul ediliyordu. Ancak son yıllarda Norveç, İsveç ve Finlandiya'da oluşan göçmen karşıtı hava ve İslam karşıtı söylemler bu algının değişmesine neden oluyor.

Üç yıl önce Norveç'in Utaya adasında 77 kişinin ölümüyle sonuçlanan saldırılar tüm dünyada şok etkisi yaratmıştı. Saldırıları gerçekleştiren Anders Behring Breivik adlı aşırı sağcı teröristin, eylemini gerçekleştirmeden önce "çok kültürlülük karşıtı" 1500 sayfalık bir manifesto yayımladığı ortaya çıktı.

Breivik'in gerçekleştirdiği katliamın ardından 21 yıl hapis cezasına çarptırılması da ayrı bir tartışma başlattı. İsveç'te son dönemlerde göçmenleri hedef alan siyasi kampanyalar hız kazandı. Bu kampanyalarda, özellikle siyahi göçmenlerin hareket alanlarının sınırlandırılması ve kamu hizmetlerinden yararlandırılmaması gibi söylemler öne çıkıyor.

Ülkede İslam karşıtlığı da artıyor. Son olarak geçtiğimiz ay başkent Stocholm yakınlarındaki bir cami kimliği belirsiz kişilerce kundaklandı. Aşırı sağın yükselişi, geçtiğimiz ay yapılan parlamento seçimlerinin sonuçlarına da yansıdı. "İsveç Demokratları" adlı aşırı sağcı parti, yüzde 6'ya yakın bir oy oranına ulaşarak tarihinde ilk kez parlamentoya girdi.

Finlandiya'da ise aşırı sağcılar iktidar olmaya çok yakın. "Gerçek Finliler" adlı siyasi partinin oyları son seçimlerde yüzde 20'yi aştı. Anketler, aynı zamanda Avrupa Birliği karşıtı da olan partinin oy oranının artmaya devam ettiğini gösteriyor.

ALMANYA - NEONAZİLER

Aşırı sağ söylemler en büyük endişeyi kuşkusuz Almanya'da yaratıyor. Hem ülkedeki göçmen sayısının fazla olması hem de ülkenin Nazi geçmişi bu endişelerin kaynağı. Alman hükümeti aşırı sağ gruplarla mücadelesini sürdürüyor. Köln'de Müslümanlara karşı gerçekleştirilen gösteride çıkan olaylarda çok sayıda polisin yaralanması başta Berlin olmak üzere diğer eyaletleri de harekete geçirdi.

Geçen haftasonu 4 bin 500 aşırı sağcının şiddete başvurması sonucu 49 polis yaralanmıştı. İçişleri bakanı Thomas de Maiziere, holigan ve aşırı sağ grupların şiddete yönelen protesto gösterilerinin yasaklanabileceğini söyledi. Olayın gerçekleştiği Kuzey Ren-Vestfalya'nın İçişleri Bakanı Ralf Jäger de benzer bir açıklama yaparak, idari mahkemelerin aşırı sağcı gösterileri yasaklamaya ikna edilmesi gerektiğini belirtti.

Aşırı sağcı grupların şiddet eğiliminin arttığını belirten uzmanlar, Almanya genelinde bu grupların tehdit olarak görülmesini istiyor. Son olayın ardından polis sendikası başkanı Rainerwendt de aşırı sağ şiddetin Almanya geneline yayılabileceği uyarısında bulundu. Bu arada, Berlin eyaleti polis teşkilatı olayların Berlin'e sıçrama tehlikesine karşı önlem alındığını açıkladı.

Öte yandan Almanya'da 8'i Türk 10 kişiyi öldüren aşırı sağcı Nasyonal Sosyalist yeraltı terör örgütü (NSU) davası sürüyor. Münih Yüksek Eyalet Mahkemesi'nde 1,5 yıldan beri devam eden dava, şimdiden Almanya'nın en maliyetli davası olarak görülüyor. Davaya ilişkin daha kapsamlı araştırmaların yapılacağı bir komisyon da Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde kuruluyor.

Mahkemenin yaptığı hesaplamalara göre, dava için günde 150 bin euro harcandığı belirtilirken, şimdiye kadar yapılan 155 davanın yaklaşık 24 milyon euroya mal olduğu ifade edildi. Mahkeme, şimdiye kadar 140 tanık ve çeşitli alanlarda uzman 30'un üzerinde kişiyi dinledi

Mahkeme, davanın seyri konusunda sanık avukatlarının oyalama taktikleri, iptal edilen duruşmalar ve bazı tanıkların ifadelerinin uzaması nedeniyle 30 haziran 2015 tarihine kadar bir takvim açıkladı. Ancak davayı yakından takip edenler, henüz tanık ve uzmanların yarısının bile dinlenmediğini belirterek, davanın 2016 yılının ortalarına kadar süreceğini ifade ediyor.

BULGARİSTAN - ATAKA PARTİSİ

Bulgaristan'da bu ay başında yapılan erken seçimlerin dikkat çeken sonuçlarından biri de aşırı sağcı partilerin başarısıydı. Irkçı söylemleriyle tanınan Ataka partisi, yüzde 5'e yakın oy alarak bu seçimlerde de barajı geçmeyi başardı.

Gazeteci Nikolay Narekov'un lideri olduğu Sansürsüz Bulgaristan Partisi de 5 Ekim erken seçimlerinde yüzde 5,5 oy toplayarak parlamentoda temsil edilmeye hak kazandı. Ancak en çarpıcı sonuç, 13 aşırı sağcı oluşumu bünyesinde barındıran vatansever cephe adlı seçim ittifakının yüzde 7'ye varan bir oy oranına ulaşması oldu. Aşırı sağcı partiler, merkezdeki partilerin tek başına hükümet kuracak sandalye sayısına erişememesi dolayısıyla kilit konuma geldi.

Irkçıların ve milliyetçilerin ilk işi ise Türkiye'de kullanılan oyların iptali için yüksek idare mahkemesine başvurmak oldu. Başvuru yüksek idari mahkeme tarafından reddedildi. Anayasa mahkemesi de seçimlerin iptaline yol açacak yeterli delil bulunmadığı kanaatine vardı.

Aşırı sağcıların protestolarına yol açan olay ise, Roman bir adayın Türkiye'den gelen oylarla milletvekili seçilmesi oldu. Aleksandır Metodiev, kendi bölgesinde sadece 850 oy almasına rağmen yurtdışında verilen oylar sayesinde Küstendil şehrinden milletvekili seçildi.

Önce parti merkezi, daha sonra da meclis meydanında düzenlenen eylemlerde, göstericiler Aleksandır Metodiev'in yemin etmesine engel olmak istedi. Köstendil Belediye Başkanı Petir Paunov'un öncülüğündeki grup, Metodiev'in kendilerini temsil edemeyeceğini savundu. Metodiev'e karşı 40 bin imza toplandığı ve bunların meclise sunulacağı belirtildi.

Roman milletvekili Metodiev, seçime Türklerin çoğunlukta olduğu Hak ve Özgürlükler Hareketi'nin listesinden girmişti. Seçimlerde hak ve özgürlükler hareketine Türkiye'den 60 bin 90 oy geldi ve bu oylar Köstendil, Yambol ve Gabrovo'daki adaylara yönlendirildi.

YUNANİSTAN - ALTIN ŞAFAK PARTİSİ

Yunanistan'da da aşırı sağ parlamentoda güçlü bir şekilde temsil ediliyor. Aşırı Sağcı Altın Şafak partisi, ülkede göçmenlere yönelik düzenlenen saldırılardan sorumlu tutuluyor. Yunanistan'da göçmen olan Muhammed Hüseyin'in yaşadıkları bu saldırıların nasıl gerçekleştiğine ilişkin ipuçları veriyor. Hüseyin yaşadıklarını şöyle anlattı:

"Üç senedir buradayım. Üç sene önce faşistler beni vurdular. Çalışıyordum. Çöp topluyordum, elbise, ayakkabı, pantolon. Bunları topluyordum ki satayım. Zaten ekmek için para çıkarayım ama bu faşistler var ya bir günü bayram günüdür. Orda faşistler gelmişler, yüzüne bayrağını çekmişler. Bana vurdular. Öyle vurdu, karnıma vurdu, yüzüme vurdu, her yerime vurdu." Karşılaştığı ırkçı saldırıyı bu sözlerle anlatan Hüseyin, sadece ırkçı gruplardan değil, ırkçı polisten de dayak yediğini anlatıyor.

Hüseyin, üç yıl önce kapısı, elektriği, suyu, tuvaleti olmayan metruk bir evde kimi zaman da sokaklarda yaşıyordu. Şimdi biraz daha şanslı. Dünyanın doktorları isimli gönüllü yardım kuruluşunun misafirhanesinde kalıyor. Yunanistan'da karşılaştığı şiddete isyanını gizlemiyor.

Yunanistan'da son üç yılda ırkçı saldırıya uğrayan yüzlerce göçmenden biri. Yunanistan'da yaşayan bir milyonun üzerindeki göçmen gibi o da arkasında zorlu bir hayat, binlerce kilometrelik tehlikeli bir yolculuk bırakmış.

Onun da amacı Avrupa'da huzura kavuşmak ve ekmek parası kazanmak. Oysa Avrupa'ya kaçışın ilk adımı olan Yunanistan'da takılı kalmış. Yıllar süren bürokratik süreç yakasını bırakmadığı için Yunanistan'ın dışında bir başka ülkeye geçmesi mümkün olmamış.

İşsizlik, evsizlik ve şiddet göçmenlerin sorunlarından sadece bir kaçı. Çoğu saldırıdan 2012 seçimlerinde yüzde 7 oranında oy alarak ilk kez meclise giren ırkçı Neonazist Altın Şafak Partisi sorumlu tutuluyor. Altın Şafak milletvekilleri ve üyelerinin yasa dışı örgüt kurma ve örgüte üyelik iddiaları ile suçlandığı yargı süreci devam ediyor. Milletvekilleri tutuklu yargılanıyor. Tüm bunlara rağmen Altın Şafak anketlerde 3. Parti olmaya devam ediyor.

BİRLEŞİK KRALLIK - İSKOÇYA

Avrupa Birliği'nin geleceğini tehdit eden sadece aşırı sağın yükselişi değil. Kıta genelinde ayrılıkçı hareketlerin de yeniden canlandığı bir süreç yaşanıyor. İskoç halkı, 18 eylül günü Birleşik Krallık'tan ayrılıp ayrılmamak için düzenlenen referandumda sandık başına gitti.

Referandum yüzde 45'e karşılık yüzde 55'lik oyla bağımsızlığın reddedilmesi ile sonuçlandı. İskoç milliyetçiliğinin köklü bir geçmişi olmasına rağmen sonuç sürpriz değildi. İskoçya'yı bağımsızlık referandumuna taşıyan gelişmelerin başlangıcı bir asır öncesine kadar uzanıyor. 1912 yılında dönemin liberal başbakanı Herbert Asquith önce İrlanda, peşinden de İskoçya için yerinden yönetim planları yapmaktaydı.

O dönemde İskoçlar arasında bağımsızlık konusu gündemde değildi. Zira Birleşik Krallık'ın sömürge valilerinin neredeyse üçte biri İskoçlardan oluşuyordu ve 19. Yüzyılda Glasgow "İmparatorluğun İkinci Şehri" olarak anılıyordu. Ancak dönemin başbakanı Herbert Asquith'in planları ile İskoçya'da milliyetçilik akımı güç kazandı.

Britanya'ya bağlı sömürgelerin bir bir bağımsızlığını kazanması ve İskoç halkı için zenginlik kaynağı olarak görülen İngiliz sanayinin gerileme dönemine girmesi, ayrılıkçı fikirleri pekiştirdi. İskoçya'da bağımsızlık referandumu yolundaki en önemli gelişme ise 1997 yılında yaşananlardı.

1997'de Galler ve İskoçya'da düzenlenen referandumların ardından yerel parlamentolar oluşturuldu. İskoç parlamentosu, pek çok yasama ve yürütme yetkisine de sahip oldu.

Ülkedeki son iki parlamento seçimini, bağımsızlık yanlısı İskoç milli partisi kazandı. Ardından İskoçya'daki bölgesel yönetimin başbakanı Alex Salmond ile İngiltere Başbakanı David Cameron 2012 yılında Edinburgh Anlaşması'na imza attı.

Söz konusu anlaşma ile bağımsızlık referandumunun koşulları da belirlendi. Buna göre referandumda İskoç halkına bağımsızlık isteyip istemediklerine dair tek bir soru sorulacaktı. Kampanya süreci boyunca İngiltere'deki tüm partiler "hayır" kampanyasına destek verdi. Aynı zamanda Britanya merkezli sermaye grupları ve büyük şirketler de bağımsızlığa karşı çıktı.

Pek çok uzmana göre; bağımsızlığın ekonomik açıdan faydadan çok zarar getireceği söylemi referandumun sonucunu doğrudan etkiledi. İskoçya, referandumda Britanya'dan ayrılmaya "hayır" dedi ancak bu, ayrılıkçı fikirlerin tamamen son bulması anlamına gelmiyor. Londra hükümeti, "hayır" yönünde kampanya düzenlerken, bölgesel yönetime daha fazla özerklik ve ekonomik ayrıcalık vaat etmişti.

Bu vaatlerin yerine getirilip getiremeyeceği İskoçya'nın geleceği için de belirleyici olacak. İskoçya'daki referandum, benzer sorunları yaşayan İspanya, Belçika, Avusturya ve Fransa'da da endişeyle izlendi. Tüm bu ülkeler, süreç boyunca britanya'nın bütünlüğünü destekleyen açıklamalar yaptı.

İskoçya halkının tercihinde, bağımsızlık durumunda ülkenin Avrupa Birliği dışında kalacak olması da etkili oldu. Ancak İngiliz hükümeti, yakın bir gelecekte Avrupa Birliği üyeliğini tüm Britanya'da referanduma götürmeyi planlıyor. İngiltere'nin Avrupa Birliği'nden çekilmesi, İskoçya'da da bağımsızlık tartışmalarını bir kez daha alevlendirebilir.

İSPANYA - KATALONYA

İspanya'daki Katalonya Özerk Yönetimi'nde de bağımsızlık tartışmaları sürüyor. Katalonya'da 9 Kasım'da bağımsızlık referandumuna gidilmesi öngörülüyordu. Ancak ispanya anayasa mahkemesi, bu ay başında aldığı bir kararla referandum kararının yasalara uygun olmadığını açıkladı. Bu karara rağmen, referandumun gayriresmi olarak düzenlenip düzenlenmeyeceğine dair tartışmalar bitmiş değil.

Önceki gün mecliste muhalefet partilerinin konuyla ilgili sorularını yanıtlayan başbakan Mariano Rajoy, Katalonya'yı "tek taraflı olarak kendisine fayda sağlamaya çalışmakla" suçladı. Rajoy, "Bazı kesimlerin kendine fayda sağlamak için ülkenin tamamını zarara uğratması diye bir şey olamaz" dedi.

Geçen hafta brüksel'de yapılan avrupa birliği zirvesine atıf yapan Rajoy, "Avrupa Birliği'nde ülkeler birbirlerine bağlıdır ve İspanya'nın refahı Avrupa Birliği'nin refahıdır. İspanya Avrupa'yı zarara uğratacak adımlara karşı. Güçlü bir İspanya, Avrupa'yı da güçlendiriyor" ifadelerini kullandı. Katalonya özerk yönetim başkanı Artur Mas ise 9 Kasım'da yapmak istedikleri gayriresmi halk oylamasının İspanyol hükümeti tarafından engellenmek istenmesini sert sözlerle eleştirdi.

Katalan lider, "İspanya'daki demokrasiyle ilgili ciddi şüpheleri olduğunu" söyledi. Katalan Parlamentosu'ndaki oturumda muhalefetten gelen soruları yanıtlayan Mas, "Sadece siyasetçilerin yapması gereken bir iş için Anayasa Mahkemesi'ni kullanmak korkakça bir hareket" dedi.

Halk oylamasına destek veren Katalan parlamentosundaki diğer siyasi partilerden Katalonya Cumhuriyetçi Solu, Yeşiller ve Birleşik Sol ile Katalonya Halk Birliği de İspanyol hükümetini "Demokrasiden korkmak ve demokrasiye saldırmakla" suçladı.

Bu arada, Katalan Parlamentosu'ndaki oturumu halk tribününden izleyenler arasında bulunan ve ayağa kalkıp "yaşasın ispanya" diye bağıran altı kişi, parlamento başkanının talimatıyla güvenlik görevlileri tarafından salondan çıkartıldı. Faşist selamı verdikleri de iddia edilen kişilerin İspanya'da iktidarda olan, Katalonya'da ise küçük bir parti olarak faaliyet gösteren halk Partisi'nin davetlisi oldukları açıklandı.

İSPANYA  - BASK BÖLGESİ

Öte yandan İspanya'da, bağımsızlık yanlısı tutumu ile uluslararası alanda en çok öne çıkan bölge, ülkenin kuzeydoğusundaki BASK Özerk Yönetimi. Avrupa'nın en eski toplumu olduğu varsayılan BASK, İspanya Anayasası'na göre en geniş haklara sahip özerk yönetim. BASK'taki bağımsızlık yanlısı girişimler, ilk kez 1961 yılında saldırılara başlayan ETA örgütü ile sınırlıymış gibi görülse de, gerçekte bölgenin bağımsızlığını talep eden pek çok siyasi oluşum mevcut.

850'den fazla kişinin ölümünden sorumlu tutulan ve Avrupa Birliği terör örgütleri listesinde yer alan ETA'nın, 2011 Ekim ayında ilan ettiği "silahlı faaliyetlerini kalıcı olarak sona erdirme" kararı sonrası BASK bölgesi barış sürecine girdi. Geçen 3 yıllık sürede hiçbir saldırı düzenlemeyen eta, sembolik olarak silah bıraktığını gösteren açıklamalar da yaptı.

Öte yandan, ETA'ya destek veren, sol görüşlü ayrılıkçı siyasi hareketin kurduğu siyasi partiler de BASK bölgesinde ikinci büyük siyasi parti konumuna geldi. Mevcut BASK yönetimi, kendisini İskoçya ve Katalonya'daki bağımsızlık girişimlerinden farklı konumda tutmak isteyerek, gelişmeleri izlemeyi tercih ediyor.

2012 yılındaki BASK bölgesi yerel seçimlerini kazanan BASK Ulusal Partisi, ilk günden bu yana önceliğini ekonomik krizle mücadele ve barış sürecine vermiş durumda. Ancak parti, bağımsızlık yanlısı girişimleri içeren bir planı 2015 yılında kamuoyuna açıklayacağını duyurdu.

1999-2009 yılları arasında BASK özerk yönetimi başkanı olan Huan Hose İbarretçe'nin girişimiyle hazırlanan ve basında "İbarretçe Planı" olarak adlandırılan bağımsızlık yanlısı girişim; 2004 yılında BASK parlamentosunda onaylanarak, İspanyol meclisine sunulmuş ancak yapılan oylamada reddedilmişti.

Söz konusu plan, BASK bölgesi için yeni bir özerklik statüsü ve halkın kendi geleceğine karar verme hakkını içeriyordu. Yaklaşık 2,2 milyon nüfusa sahip BASK bölgesinde, işsizlik yüzde 16 oranında, kişi başına düşen milli gelir ise 31 bin euro düzeyinde bulunuyor.

BELÇİKA  - FLAMANYA

Batı Avrupa ülkelerinden Belçika'da uzun zamandır bölünme tartışmalarına yol açıyor. Federe yapılı Belçika'da nüfusun yaklaşık yüzde 60'ının yaşadığı zengin Flamanya bölgesinde halkın çoğunluğu daha güçlü bir özerk yapı isterken, bağımsızlık yanlısı partilere destek yüzde 40'a yaklaşıyor.

Belçika'nın kuzeyinde, resmi dili Flamanca olan bölgede kişi basına düşen gelir 34 bin euro düzeyindeyken, Fransızca konuşan Valon bölgesinde bu rakam 25 bin euroya iniyor. Belçika genelinde yüzde 8,4 olan işsizlik oranı Flamanya'da yüzde 5 seviyesindeyken, Valonya'da ise yüzde 11'in üzerine çıkıyor.

Ekonomik ve tarihsel nedenler yanında dil kavgaları nedeniyle bölünme tartışmaları yaşayan Belçika, bütünlüğünü büyük ölçüde çift dilli Brüksel bölgesine borçlu. Hem flamanlar hem Valonların sahiplenmek istediği Brüksel, Avrupa Birliği ve NATO'nun merkezi konumunda. Brüksel'in paylaşılamaması ayrılıkçı hareketlerin daha da güç kazanmasını engelliyor.

Birinci Dünya Savaşı'nın ardından tazminat olarak Belçika'ya kalan, başkenti Eupen olan yaklaşık 80 bin nüfuslu özerk alman bölgesi, şimdilik bağımsızlık istemese de, yerel yönetime verilen yetkilerin artırılması talebini sıkça gündeme getiriyor. Belçika'da bölünme tartışmaları hemen her seçim sonrasında yaşanan siyasi krizlerle birlikte alevleniyor.

Son olarak 25 Mayıs'ta yapılan genel seçimlerin ardından başlayan, bağımsızlık yanlısı Yeni Flaman İttifakı'nın da dâhil olduğu koalisyon müzakereleri bu ay sonuçlanabildi. Bart de Wever liderliğindeki yeni flaman ittifakı, 2010 yılındaki genel seçimlerden birinci parti çıkmasına rağmen koalisyon pazarlıklarına girmek istemeyince ağır bir siyasi kriz yaşanmış ve ülke 541 gün hükümetsiz kalarak bu alanda dünya rekoru kırmıştı. Belçika'da hükümetsiz kalma süresi 2007 yılında 194 gün, 1988 seçimlerinin ardından 148 gün, 1979 seçimlerinin ardından 107 gün ve 1992 seçimlerinde 102 gün olmuştu.

İTALYA - VENETO BÖLGESİ

İtalya'da da ülkenin kuzeyindeki zengin bölgeler zaman zaman ayrılıkçı talepleriyle gündeme geliyor. Son olarak Veneto Bölgesi, geçtiğimiz mart ayında kendi sınırları içerisinde düzenlediği referandumla bağımsızlığı en çok isteyen bölge olarak ön plana çıktı. Kanallarıyla ünlü Venedik kentinin başkent olduğu tarihi Veneto Bölgesi, son yıllarda özellikle de ekonomik gerekçelerle İtalya'dan ayrılmayı talep ediyor.

Venetolular, bu konuda bir internet sitesi üzerinden yaptıkları resmi bağlayıcılığı olmayan bir oylamayla bağımsızlık konusundaki isteklerini açıkça ortaya koydu. Egemenliklerini 1797 yılında ünlü Fransız komutanı Napolyon Bonapart'ın ordularına kaptıran, daha sonra 1866 yılında o dönem siyasi birliğini yeni sağlayan İtalya'ya dahil olan Venetolular, Mart 2014'teki gayri resmi referandumda yüzde 89 oranında bağımsızlık fikrine "evet" dedi.

Veneto Bölgesine komşu ülkenin kuzeyindeki Alto-Adige Trentino Özerk Bölgesi de İtalya'dan ayrılmak isteyen bölgelerin başında geliyor. Alto-Adige Trentino Bölgesi'nin bağımsızlık fikri, Veneto'nun aksine etnik farklılığa da dayanıyor. Zira İtalyanca ile birlikte resmi dil olan Almanca, halkın yüzde 70'i tarafından konuşuluyor.

İtalya'nın birinci dünya savaşı sırasında topraklarına kattığı ve Alto-Adige Trentino ismini verdiği, Avusturyalıların Güney Tirol olarak adlandırdığı bölgede ayrılıkçı liderler, İtalyan olmadıklarını, bağımsızlık ya da eski vatanları olan Avusturya ile birleşmek istediklerini dile getiriyor.

İtalya'nın, İsviçre ve Fransa ile sınırının kesiştiği yerdeki Val D'aosta, kuzeydoğusundaki Fruili-Venezia bölgelerinin yanı sıra sardunya ve Sicilya adaları da zaman zaman etnik, sosyal ve ekonomik nedenlerle bağımsızlık taleplerinin yüksek sesle dile getirildiği bölgeler olarak dikkati çekiyor. İtalyan anayasası, bölgelerin kendi başlarına yapacakları bir halk oylamasıyla geleceklerine ilişkin karar almasına izin vermiyor.

FRANSA - KORSİKA ADASI

Fransa'ya bağlı Korsika adası da 1960'lardan bu yana bağımsızlığını kazanmak için mücadele veriyor. Aynı zamanda Napolyon'un doğduğu yer olarak da bilinen ve iki bölgeden oluşan Korsika, 1735'te bağımsızlığına kavuşmuş ancak Versay Anlaşması'yla 1768'de Fransızların eline geçmişti.

Korsika'da bağımsızlık için savaşan çeşitli örgütler de mevcut. Yaklaşık 50 yıl önce, 1960'larda başlayan birçok ayrılıkçı hareketin birleşmesi sonucunda doğan Korsika Ulusal Kurtuluş Cephesi, bugün hala ada'nın bağımsızlık talebinde ısrarcı. Birçok devlet dairesine ve resmi makama saldırılar düzenleyen örgüt, geçen haziran ayında silah bıraktığını açıklamış ve yasadışı hiçbir eylemde yer almayacaklarını duyurmuştu.

Bağımsızlık mücadelelerinden vazgeçmediklerinin altını çizen örgüt bundan sonra mücadelelerini siyasi zeminde sürdürmek istediklerini açıklamıştı. Örgüt, önceki taleplerinin hala geçerli olduğuna vurgu yaparak Korsikalı siyasetçilerin Fransa ile yeni bir statü için müzakere yapılmasını da istemişti. Ancak son dönemlerde Korsika'daki ayrılıkçı taleplere halk tarafından verilen destek önemli ölçüde azalmış durumda.

DANİMARKA - GRÖNLAND

Kuzey kutbu ve Atlantik okyanusu arasında yer alan ve büyük bölümü buzullarla kaplı, 57 bin nüfuslu dünyanın en büyük adası Grönland, 1775'ten itibaren Danimarka'nın sömürgesiyken, 1953'te eyalet ve 1975'te özerk bölge haline geldi. 2008 yılında yapılan referandumda halkın yüzde 75'i, polis, adalet, sahil güvenlik dâhil 30 alanda kontrolün Danimarka'dan Grönland hükümetine devrine destek vermişti.

Aynı referandumla yerel İnuit dili Grönland'da resmi dil oldu. Referandumla zengin petrol ve maden kaynakları üzerinde de söz sahibi olan Grönland, sadece savunma ve dış politikada Danimarka'ya bağlı kalmayı sürdürüyor. Bölge, Danimarka'yla birlikte dâhil olduğu Avrupa Birliği'nden 1982 yılında yapılan bir başka referandumla ayrılmıştı.

Grönland, ekonomisini bugün balıkçılık ve turizme dayandırıyor. Ancak küresel ısınma ve iklim değişikliği nedeniyle son yıllarda buz tabakaları inceliyor. Dolayısıyla, Grönland'da petrol çıkarılması da kolaylaşmış durumda. Kopenhag hükümeti bugünkü koşullarda ada ekonomisinin ihtiyaçlarının üçte ikisini sağlıyor.

Ayrıca adanın savunma ve dış politikasının kontrolünü elinde tutuyor, Danimarka Kraliçesi Margrethe ise devletin başı sayılıyor. Petrol gelirleriyle birlikte, ekonomik açıdan kopenhag'a olan bağımlılığından kurtulması beklenen dünyanın en büyük adasında, danimarka'dan ayrılma konusu da sık sık tartışma konusu oluyor.

BOSNA HERSEK - BOSNA SIRP CUMHURİYETİ

Avrupa Birliği ülkelerindeki ayrılıkçı hareketler kadar, aday ülkelerdeki durumda Brüksel'de kaygı yaratıyor. Batı Balkan ülkelerini bünyesine katmak isteyen Avrupa Birliği için bu bölgedeki sorunlar büyük bir engel oluşturuyor. Bunun en somut örneği Bosna Sırp Cumhuriyeti.

Bosna Hersek'teki iki entiteden biri olan ve nüfusun büyük çoğunluğunu Sırpların oluşturduğu Bosna Sırp Cumhuriyeti, Balkan coğrafyasında "bağımsızlık" söyleminin en çok gündeme geldiği bölge olarak ön plana çıkıyor. Bosna Sırp Cumhuriyeti Başkanı Milorad Dodik, düzenleyecekleri referandum ile ülkenin kalanından ayrılmak istediklerini birçok kez dile getirmişti.

Ancak referandum, Bosnalı Sırpların bağımsızlığı için hukuki bir zemin oluşturmuyor.  Zira savaşı sona erdiren Dayton Barış Antlaşması baz alınarak hazırlanan anayasaya göre, ülke iki entiteden oluşuyor.  Sırp Cumhuriyeti'nin Bosna-Hersek'ten ayrılması için önce Temsilciler Meclisi'nde 3'te 2'lik desteğin sağlanması, kararın daha sonra Milletler Meclisi'nde oy çokluğu ile kabul edilmesi gerekiyor.

Ayrılıkçı talepleri ve milliyetçi sözlemleriyle tanınan Milorad Dodik, bu ay başında yapılan seçimlerden de zaferle çıktı. Bosna Sırp Cumhuriyeti'nin içinde bulunduğu ekonomik kriz ve yolsuzluklar gibi sorunlara rağmen Dodik'in tekrar seçimleri kazanması ülkedeki siyasi analistleri şaşırttı.

Milorad Dodik, kampanyası sırasında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı görüşme ile gündemi değiştirmiş ve bu görüşmenin fotoğrafları Sırp liderin seçim kampanyasında önemli bir yer tutmuştu. Uzmanlar, Putin ile Milorad Dodik arasındaki yakınlığın Sırp seçmen üzerinde etkili olduğuna dikkat çekiyor. Dodik, seçim kampanyası sırasında putin'in yanı sıra Sırbistan Başbakanı Aleksandar Vuçiç'le birlikte yer alan fotoğraflarını da reklam panolarında kullanmıştı.

KOSOVA - VOYVODİNA BÖLGESİ

Batı Balkanlardaki sorunlardan biri de Kosova. Eski Yugoslavya'nın dağılmasının ardından o dönemde oluşturulan özerk yapıların geleceği de tartışma konusu oldu. Henüz Yugoslavya dağılmadan iktidara gelen Slobodan Miloseviç'in milliyetçi politikaları özellikle Arnavutların çoğunluk olduğu Kosova'da huzursuzluğa neden olmuştu. Miloseviç'in Gazimestan'da 1989'da yaptığı konuşma, Balkanlar'da kısa süre sonra yaşanacak felaketlerin de habercisiydi.

Miloseviç o Gazimestan'da yaptığı konuşmada, "Bugün burada, Kosova meydanındayız; artık her şeyin değiştiğini söylüyoruz. Sırbistan diğer cumhuriyetler gibi vatandaşlarının maddi ve sosyal durumunu düzeltmek için birleşmiştir. 6 yüzyıl sonra bugün yine savaş içindeyiz. Bunlar silahlı mücadeleler değil; ama silahlıları da olabilir. Mücadele ne olursa olsun, kararlılık olmadan, cesaret olmadan, fedakârlık olmadan kazanılamaz..."

90'lı yıllar boyunca tırmanan gerilim, Bosna Savaşı'nın ardından Sırbistan içinde özerk bir statüye sahip olan Kosova'ya sıçradı. 1999 yılında başlayan savaş, NATO müdahalesinin ardından Sırp güçlerinin bölgeden çekilmesiyle son buldu. Ancak Kosova'nın nihai statüsünü belirlemek için yapılan müzakereler uzun yıllar sürdü.

Savaşın ardından birleşmiş milletler kontrolü altına giren Kosova, Batı'nın da desteğiyle 17 Şubat 2008'de bağımsızlığını ilan etti. Bağımsız Kosova bugün 108 ülke tarafından tanınıyor.

Kosova'yı kaybeden Sırbistan, bugün bir başka özerk bölgeyi de bünyesinde barındırıyor. Yaklaşık 20 bin kilometrekarelik yüzölçümüne sahip Voyvodina'nın nüfusu 2 milyona yakın.

Eski Yugoslavya döneminde geniş bir özerkliğe sahip olan Voyvodina'da, bölgesel yönetime tanınan haklar Miloseviç rejimi tarafından kısıtlandı. Bölgenin nüfus yapısı da Miloseviç döneminde köklü biçimde değiştirildi. Eski Yugoslavya döneminde nüfusun yüzde 40'ını Macarlar oluşturuyordu.

Ancak Hırvatistan ve Kosova'yı terk eden Sırpların büyük bir bölümü Miloseviç tarafından Voyvodina'ya yerleştirilince demografik üstünlük Sırpların eline geçti. O dönemde bölgede etkin olan Voyvodina demokratik ligi ve Voyvodina demokratik Macarlar birliği gibi oluşumlar bölgenin bağımsızlığını ya da Macaristan'a katılmasını istiyordu.

Ancak nüfus dengesinin değişmesiyle bu talepler azaldı. Bugün Voyvodina'da Sırpça'nın yanı sıra Macarca, Romence, Slovakça, Hırvatça ve Rusça da konuşuluyor. Son dönemlerde azınlık partilerinin temsilcileri yeniden yönetim organlarında görev almaya başladı. Macar azınlığına ait Voyvodina demokratik birliği de, Sırbistan merkezi hükümetinin hâlihazırdaki koalisyon ortağı.

UKRAYNA - DONETSK VE LUGANSK BÖLGELERİ

Ukrayna'da da Rusya yanlısı ayrılıkçıların bağımsızlık ve Rusya'ya dâhil olma yönündeki istekleri ülkeyi iç çatışmalara sürüklemiş durumda. Ülkede geçtiğimiz yıl kasım ayında başlayan gösterilerin ardından yaşanan kriz, ülkenin toprak bütünlüğünü tehdit ediyor. Ukrayna'nın doğusundaki Donetsk ve Lugansk bölgelerinde faaliyet gösteren Rusya yanlısı ayrılıkçılar, bu yılın başında tek taraflı bağımsızlık kararı aldı. Ayrılıkçı gruplar, mayıs ayında yapılan tartışmalı referandumun ardından zafer ilan etti.

Referandum ve bağımsızlık ilanı sonrası Ukrayna ordu birlikleriyle Rusya yanlısı ayrılıkçılar arasında yaşanan çatışmalarda 3 binden fazla insan hayatını kaybetti. Bu dönemde Rusya'nın ayrılıkçı gruplara destek verdiği iddiası hem kiev yönetimi hem de batı dünyası tarafından sıklıkla dile getirildi. 5 Eylül'de Minsk'te sağlanan ateşkesle çatışmalar azalsa da, henüz soruna nihai bir çözüm bulunamadı.

Ukrayna'da geçtiğimiz hafta sonu yapılan seçimlerin ardından bir konuşma yapan cumhurbaşkanı Petro Poroşenko, yerel yönetimlerin güçlendirileceği yönünde mesajlar vererek, sorunun ülkenin toprak bütünlüğü çerçevesinde çözülmesi gerektiğine işaret etti.

Ancak seçim günü doğu Ukrayna'da yaşananlar çözümün kolay olmadığının göstergesi. Zira, ayrılıkçıların bulunduğu bölgelerde sandıklar kurulamadı ve yaklaşık 5 milyon seçmenin 3 milyonu seçimlere katılamadı.

Amaçlarının özerklik değil bağımsızlık olduğunu vurgulayan ayrılıkçılar, Donetsk ve Lugansk'ta bu hafta kendi seçimlerini düzenlemeye hazırlanıyor. Rusya yanlısı ayrılıkçıların lideri Aleksander Zaharçenko, hafta başında Ukrayna ordusunun ateşkese uymadığını ve ordunun elindeki bazı kentleri geri almak için yeni bir eylem planı hazırladıklarını duyurmuştu.

Çatışmaların yeniden başlaması, pamuk ipliğine bağlı ateşkesi sona erdirebilir. Bu arada ayrılıkçı gruplar, arazide yaptıkları keşif sırasında, 286 kadın cesedi bulduklarını söyledi. Bu iddia henüz Ukrayna yönetimi tarafından doğrulanmadı. Bu son gelişmenin tansiyonu daha da yükseltmesinden endişe ediliyor.

UKRAYNA - KIRIM YARIMADASI

Aslında Ukrayna toprak bütünlüğü daha önce kaybetti. Geçtiğimiz Mart ayında düzenlenen ve meşruiyeti tartışılan bir referandumun ardından Rusya tarafından ilhak edilen Kırım, yakın bir geçmişe kadar Ukrayna'ya bağlı özerk bir cumhuriyetti. Osmanlı Devleti'nin bir parçasıyken, Çarlık Rusyası tarafından 1783 yılında ilhak edilen kırım, "özerklik" Kavramıyla Sovyetler Birliği döneminde tanıştı.

Bolşevik devriminin ardından kırım'da başlayan isyanların ardından bölgeye özerklik verilmesi kararı, mir seyit sultan Galiyev'in kaleme aldığı kırım raporundan sonra alındı.

Bölge özerk bir statüyle doğrudan Rusya'ya bağlandı. Ancak kırım'ın statüsü 2. Dünya Savaşı'nın ardından değişti. Stalin, 1944 yılında Kırım Türklerini sürgüne gönderme kararının ardından stratejik yarımadayı doğrudan Moskova'ya bağladı.

Stalin'in ölümünün ardından kırım'ın statüsü bir kez daha değişti. Bölge, 1954 yılında rusya Ukrayna İttifakı'nın 300. Yıldönümü nedeniyle Kruşçev, tarafından ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne dahil edildi. Sovyetler Birliği'nin dağıldığı 1991 yılında yapılan bir referandumla kırım yeniden özerk bir cumhuriyete dönüştü.

Ancak Ukrayna ve Rusya'nın kırım üzerindeki pazarlıkları uzun süre devam etti. Kırım'ın statüsünü belirleyen 1997 tarihli anlaşmaya göre kırım'ın Ukrayna sınırları içinde kalmasına karar verildi. Özel statü çerçevesinde Sivastopol limanının Rusya ile Ukrayna arasında ortak kullanılması kararlaştırıldı. Ayrıca Karadeniz donanmasının yüzde 80'i Rusların, yüzde 20'si Ukraynalıların elinde kaldı.

Özerk cumhuriyetin yönetim merkezi Akmescit'te 100 üyeli bir bölgesel parlamento oluşturuldu. Söz konusu parlamentoda çoğunluk her zaman rusya yanlısı partilerin elinde oldu. Geçtiğimiz yılsonunda Ukrayna'da yaşanan gerilim bu yılın bahar aylarında kırım'a sıçradı. Rus yanlıları Kiev'de iktidarı kaybedince kırım'da meşruiyeti tartışılan bir referandum kararı aldı.

Referandumun ardından da bölge rusya tarafından ilhak edildi. Putin yönetimi, Kırım'ın ilhakından sonra Sivastopol ve Kırım'ı kapsayan yeni bir federal bölge oluşturdu. Bu süreçte Kırım türklerinin Yarımada'daki varlığının yok sayılması ve ilhak kararınınn ardından kırım tatar milli meclisi'ne Yönelik baskılar ise tepki toplamaya devam ediyor.

GÜRCİSTAN - ABHAZYA VE GÜNEY OSETYA

Güney Kafkasya ülkelerinden Gürcistan, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından bağımsızlığına kavuştu. Ancak Sovyet döneminde Gürcistan içersinde oluşturulan özerk yapılarda yaşanan sıkıntılar, ülkeyi çok geçmeden bir iç savaşa sürükledi.

Ülke, bağımsızlığını kazandığında 2 özerk cumhuriyet ve bir özerk bölgeyi bünyesinde barındırıyordu. Bağımsızlığın ardından kurulan Gamsahurdiya yönetiminin milliyetçi politikaları; özerk cumhuriyetlerden Abhazya ve özerk bölge statüsündeki Güney Osetya'da tepkilere yol açtı.  Özellikle yüksek öğretim kurumlarında Gürcüce'nin zorunlu eğitim dili haline dönüştürülmesiyle birlikte yükselen tansiyon, kısa sürede çatışmalara dönüştü.

90'lı yılların başında Güney Osetya ve Abhazya'da yaşanan savaşlarda, Rusya'nın desteğini alan özerk yapılar gürcü birliklerini bölgeden püskürttü. 1994 yılında ateşkes sağlandığında tiflis yönetimi, bölgedeki otoritesini fiilen yitirmişti. Yerel parlamentolar çok geçmeden tek taraflı bağımsızlıklarını ilan etti. Ancak bu yapıların bağımsızlığını tanıyan olmadı.

Güney Osetya ve Abhazya için kalıcı bir çözüm bulunmasına dair diplomatik çabalar uzun yıllardır sonuç vermedi. Gürcistan'in Saakaşvili döneminde Güney Osetya'yı yeniden ele geçirmek için başlattığı operasyon ise süreci daha da karmaşık hale getirdi.

Zira Rusya, gürcü birliklerinin Güney Osetya'ya girmesinden hemen sonra harekete geçti. 2008 yılında yaşanan kısa süreli savaşın ardından Moskova yönetimi, hem Abhazya hem de Osetya'nın bağımsızlıklarını tanıdı. Rusya'nın Gürcistan'a askeri müdahalesi ve ayrılıkçı özerk yapıların bağımsızlığını tanıması NATO ile Rusya arasında da gerilime yol açtı. NATO-Rusya Konseyi'nin faaliyetleri askıya alındı.

Abhazya ve Güney Osetya'nın bağımsızlıklarını Rusya'nın haricinde sadece birkaç Latin Amerika ülkesi ile Pasifik'teki bazı küçük ada ülkeleri tanıdı. Gürcistan, uluslararası bir soruna dönüşen özerk yapılardaki anlaşmazlıkların ülkenin toprak bütünlüğü çerçevesinde çözülmesi gerektiğinde ısrarcı.

Ancak Rusya'nın da desteğini alan Gürcistan'ın eski özerk yapıları bağımsızlıktan vazgeçmeye yanaşmıyor. Gürcistan'daki bir başka özerk yapı ise Türkiye sınırındaki Acaristan Cumhuriyeti. Türkiye, 1921 yılında imzalanan Kars anlaşması gereği Batum merkezli özerk cumhuriyetin garantörü. Acaristan'daki nüfus daha çok Müslüman gürcülerden oluşuyor. Batum'daki bölgesel yönetim, Saakaşvili öncesi dönemde özellikle bütçe konusunda merkezi Tiflis hükümetiyle sık sık sorun yaşıyordu.

Dönemin Acaristan lideri aslan Abaşidze, ayrılıkçı eğilimlere sahip olmak, Gürcistan anayasasında özerk yönetime verilen yetkileri aşmak ve kendi başına hareket etmekle suçlanıyordu. Ancak 2003 yılı sonunda Saakaşvili'yi iktidara getiren gül devrimi, kısa süre sonra Acaristan'daki Abaşidze rejiminin de yıkılmasına yol açtı. Gözlemciler son yıllarda Acaristan özerk Cumhuriyeti'nde Müslüman nüfusun hızla gerilediğine dikkat çekiyor.

MOLDOVA - TRANSDİNYESTER BÖLGESİ

Eski Sovyet ülkelerinden moldova da bünyesinde iki özerk yapı barındırıyor. Kişinev yönetimi 1994 yılında kabul edilen bir yasa ile Transdinyester bölgesinde özerk bir cumhuriyetin kurulmasına onay vermişti. Yaklaşık 500 bin kişinin yaşadığı Transdinyester, Moldova ile Ukrayna sınırı arasında kalan ve adını Dinyester ırmağından alan küçük bir bölge.

Bölgedeki nüfus üç ayrı etnik gruptan oluşuyor. Moldovalı, Ukraynalı ve Rus kökenli halkın nüfusa oranı ise neredeyse birbirine eşit. Transdinyester, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından, tıpkı Gürcistan'ın ayrılıkçı bölgeleri Güney Osetya ve Abhazya'da olduğu gibi çatışmalara sahne oldu.

Çatışmaların nedeni ülkeyi Romanya'yla birleştirmeyi düşünen Moldova Halk Cephesi'nin milliyetçi politikalarıydı. Bağımsız Moldova'nın bayrağı neredeyse Romanya bayrağı ile aynı hale getirilmiş, Rumenceye ağırlık verilirken Rusça eğitime de sınırlamalar getirilmişti.

Ayrılıkçı militanların, ünlü general Aleksander Lebed komutasındaki Rus birlikleri tarafından desteklendiği kısa süreli iç savaş, bölgenin Moldova'dan fiilen kopmasıyla sonuçlandı. 1992'deki ateşkesin ardından ilan edilen tek taraflı bağımsızlık ise Birleşmiş Milletler'e üye hiçbir ülke tarafından tanınmadı.

Bugün Transdinyester'in bağımsızlığını tanıyan aktörler, Sovyet sonrası dönemde aynı kaderi paylaştığı Abhazya ve Güney Osettya'dan ibaret. Avrupa güvenlik ve işbirliği teşkilatı bünyesinde yürütülen çözüm arayışlarından da henüz somut bir sonuç alınamadı.

Rusya'nın 2003 yılında ortaya attığı Moldova ve Transdinyester'in federal bir yapı çatı altında birleşmesini öngören çözüm planı da Moldovalı muhaliflerin tepkisi sonucu rafa kaldırıldı. Çözüm planının reddedilmesinin ardından batı dünyasından gelen baskıların olduğu yönünde iddialar ortaya atılmıştı...

2006 yılında Transdinyester'de yapılan bağımsızlık referandumunda halkın yüzde 97'si Moldova'dan ayrılma yönünde oy kullanınca müzakereler de durdu. Ülke ise hâlihazırda yaklaşık 2.500 askerden oluşan bir Rus birliğine ev sahipliği yapmayı sürdürüyor. Kremlin yönetimi 1999 yılında istanbul'da yapılan agit zirvesinde, Rus askeri varlığının sonlandırılmasını öngören bir anlaşmaya imza atmıştı. Bölgedeki Rus üssü kağıt üzerinde kaldırılsa da, rus askerleri barış gücü adı altında bölgede konuşlanmayı sürdürüyor.

Moldova'daki bir diğer özerk yapı ise Gagauzya, ya da Türkiye Türkçesiyle Gök Oğuz Yeri.

Nüfusu 160 bini bulan özerk cumhuriyetin başkenti Komrat. Kendi yönetim yapısı ve kendine ait bir meclisi bulunana Gök Oğuzların cumhurbaşkanlığını 2006 yılından bu yana Mihail Formuzal yapıyor.

Formuzal hem Türkiye ile kurduğu sıcak ilişkilerle, hem de Türk dünyasını bir araya getiren uluslararası toplantılardaki etkinliği ile biliniyor. Çoğunluğu Gagauzlar, Anadolu Türkçesine çok yakın olan lehçeleriyle de tanınıyor. Gagauz Türklerinin yaşadığı tek ülke Moldova değil.

Başta Romanya ve Ukrayna olmak üzere Bulgaristan ve Yunanistan gibi balkan ülkeleri ve dağılan Sovyetler Birliği'nden kopan orta Asya ülkeleri çok sayıda Gagavuz Türk'üne ev sahipliği yapıyor.

Diğer Güncel Haberler için tıklayın


2014.11.15 17:00 - Son Güncellenme: 2014.11.15 17:01 - HABER MERKEZİ
A