14 Mart 2019 Perşembe, 14:08

Arkadaşıma gönder
Favorilerime ekle
Bu yazıyı yazdır
Yazı boyutu
Ece Sarı

Olan Ajda'ya oldu!

Ece Sarı

iletisim@bursadabugun.com

14 Mart Tıp Bayramı... Kendimizin ya da sevdiklerimizin sağlığıyla ilgili ufacık bir endişede bile koşa koşa gittiğimiz bu insanların savaşta bile dokunulmazlığı varken bizim ülkemizde can güvenliğinin olmaması ne tuhaf değil mi! Öyle bir kesim var ya bizim ülkemizde hani her işi işin erbabından daha fazla bilen, işte doktordan daha çok 'doktor' olanların yarattığı o vahşet...

Çok sık doktora giderim ben. Hem kontrole girmenin hayat kurtardığı sebebiyle, hem bazı sebeplerden dolayı, hem de sağlık konusunda aşırı pimpirikliğimden. O nedenle hastaneleri, doktorları gözlemleme şansım artıyor. Devlet hastanelerinde çalışan doktorlara hep sabır dileğiyle yaklaşıyorum. İnsanlar toplu ulaşım kullanma kültürüne sahip olmadığı gibi bir hastanede nasıl davranması gerektiğini de bilmiyor. Randevuyla çalışan sistemde bile doktor odasının kapısı açıldığında hurra içeri girmeye çalışmalar, bağıra bağıra konuşmalar, hijyenden yoksun hareketler, lütfensiz, teşekkürsüz konuşmalar... O hengamenin arasında başını kaldırmadan konuşuyor zaten doktorlar, ne zaman odaya girip konuşmaya başlasam doktorlar kafasını kaldırıp 'oh be' der gibi suratıma bakıyor. Biri rica ediyor çünkü, insanlar alışkın değil...

Özel hastanelerde de ultra lüks bir hastaneye gitmediğiniz sürece durum bir nebze daha iyi ama çok da farklılık göstermiyor. İnsanlar sırasını bekliyor sadece fark bu... Ama genel anlamda bizim ülkemizde doktorun dediğinin kıymeti yok, en temel sağlık bilgisinden uzak olan insanlara bile inatla laf anlatmaya, doğrunun o olmadığına inandırmaya çalışıyor hekimler... Acil servisi saymıyorum bile. Bana göre en zor iş onların...

Arada zorlayan sağlık çalışanları yok mu? Olmaz mı... Hep aynı şeyi söylüyorum, kimileri ne hasta psikolojisinden anlıyor, ne de bir doktor gibi konuşmayı biliyor. Öyle saçma sapan şeyler söyleyen, yanlış teşhis koyan doktorlara denk geldim ki, lafına güvenip başka doktora sormadan hareket etsem geri dönüşü olmayan hatalara izin verecektim. Ama bunlar her meslekte olduğu gibi çürük elmalar... Fakültelerin çok daha yetkin mezunlar vermesi gerektiğinin somut bir örneği. Fazla mesai, şiddet ihtimali, anlayışsız insanlar falan filan... Çok zor iş doktorluk, sağlık çalışanı olmak. Mesela ben kan verirken sabırla davranan hemşirelerin önünde saygıyla eğiliyorum, kutlu olsun bayramları...

***

Yaşam vahşi. Şehir de bile. Doğa enteresan. Balkonumuzdaki kombi dolabının üstüne gelip giden iki güvercin vardı. Belliydi bir şeyler olacağı ve sonuçta bir yuva kurdular. Balkon her gün çalı çırpıyla kaplanıyordu ve ben de sabırla topluyordum. Balkon kapısını açtığımda korkmasın dişi güvercin diye türlü maymunluklar yaptım, güvercinle konuştum, kapıyı sessiz sessiz açtım vs. Hatta isim koyduk biz buna: Ajda.

Erkek güvercin yumurta geldikten sonra uçtu gitti, bizim Ajda yattı kuluçkaya bu soğukta. Güvercin de olsan yük hep kadının omzunda yani, erkek tüydü gitti, bizim gariban güvercin de bana alıştı mecburen, baya balkonda sohbet falan ediyoruz. Sen kuluçkadasın, ben kuluçkadayım, annelik ayrı, bak adam milleti hep böyle gibi saçma sapan ne varsa... Erkek güvercin arada geldi gitti yine, balkon kapısını açtığım gibi tekrar tüyüyor ama... Cesaret sıfır. Neyse biz karı koca güvercine bakıyoruz, rahatsız etmemeye çalışıyoruz. Arada başka güvercinler geliyor, bizim çılgın Ajda tüylerini yoluyor onların, evladını koruyor. Tek başına, erkek güvercin yok yine...

Derken bir sabah balkon kapısını açtım. Her sabah Ajda ile göz gözeyiz, alıştım kerataya. Ama baktım Ajda yok. Balkon gri tüyle kaplanmış, yuvası yamulmuş. Dedim buna kesin kargalar ya da psikopat martılar saldırdı, martıların saldırmadığı canlı yok çünkü. Martıları suçladım ben. Tabii çıkıp yumurtaya bakamadım, mecburen eşimi bekledim. Koca gün geldim gittim,  Ajda hiç görünmedi. Akşam da yumurtanın olmadığını görünce anladık ki kuşlar yumurtayı yedi. Gözlerim dolu dolu Ajda'nın yolunmuş tüylerini topladım. Yavrusunu korumak için çırpınmış belli ki, ben de duymamışım hiç. Duysaydım yardımına koşmaz mıydım!

Yuvayı dağıttık mecburen, dolabın üstünü temizledik. Sonra bir baktım ki bizim erkek güvercin gelmiş. Dedim ooooo geçti Bor'un pazarı sür eşeğini Niğde'ye. Her şey için çok geç babalık dedim, zaten balkon kapısını açınca kendiliğinden tüydü yine. Şimdi o günden bu yana her gün balkona saksağanın teki geliyor. Suçu boş yere martılara atmışım, yumurtayı belli ki saksağan yemiş, suç mahaline dönüyor. Zıp zıp zıplıyor balkonumda, kovalıyorum yine geliyor. Üzgünüm, çok vahşisin doğa. Yumurtadaki bebeğe ve Ajda'ya oldu olan...

***

Size bu hafta müthiş bir film  önereceğim. Yine geç kalmışım, nasıl kaçırmışım bu filmi: Incendies yani İçimdeki Yangın. Kanada filmi. Lübnan iç savaş dönemini anlatıyor ama konu bambaşka. Yazar Wajdi Mouawad'ın bol ödüllü tiyatro oyunundan sinemaya uyarlanıyor. En İyi Yabancı Film Oscarı'na da aday gösterilmiş. Annelerinin ölümünün ardından gerçekle yüzleşmek için Lübnan yollarına düşen ikiz kardeşlerin hikayesini anlatıyor. Bu esnada annenin acılarına şahit oluyorsunuz ve yok böyle bir acı diyorsunuz. Öyle bir sonu var ki donup kalıyorsunuz. Mutlaka izleyin bu filmi mutlaka!

İyi haftalar