21 Şubat 2019 Perşembe, 11:02

Arkadaşıma gönder
Favorilerime ekle
Bu yazıyı yazdır
Yazı boyutu
Ece Sarı

Hiç mütevazi olamayyyycam!

Ece Sarı

iletisim@bursadabugun.com

Türk sinemasının gururu yönetmen, senarist ve yapımcı Nuri Bilge Ceylan'ın söylediği iddia edilen bir söz var. Ceylan demiş ki, "Bizim halk zayıflığı sevmiyor. Bir ortamda mütevazi olmaya kalkarsanız saygı hemen azalmaya başlar, hissedersiniz."

O kadar doğru, o kadar yerinde bir tespit ki...

Halkımız çatık kaşlı, bağıran, emirler yağdıran kişilere ayrı bir saygı duyar. İçten içe sevmese bile duyduğu saygıdan ötürü o kişiyi sevmediğini hatta nefret etme eşiğine kadar geldiğini fark etmez bile. Neden çatık kaşlı adamlara ve kadınlara bu kadar itibar eder, saygı duyarız diye üstünkörü düşününce bile hem tarihsel, hem de sosyolojik birçok neden bulabiliyorum ama bu başka günün konusu olsun...

Öyle değil midir her yerde ve her dönemde bizim memlekette? İşini sevgiyle yapan, öğrencilerine pamuk gibi bir sesle hitap edip derdini tasasını dinlemeye çalışan öğretmenler daha uzun süre sonra saydırır kendini mesela (saydıramayabilir de), ya da şakayla eğlenceyle ders anlatan... Ama çatık kaşlı, bağırıp yeri göğü inleten öğretmenin karşısında mum olunuverir. Bu yetişkinlik çağında da böyledir, aynı mertebedeki insanlara aynı saygıyı duymayız, nerede bağıran çağıran var önünde bir sessizlik, bir siz en iyisini bilirsinizcilik... Bu yönetimde de böyledir, iş yerinde de, sosyal yaşantınızda da... Hayatın her alanında...

Ben bu bağıran çağıran, emir yağdıran insanlara cahilliğinden ötürü üzülerek suratlarına bakmışımdır. Böyle insanlarla da çalıştığım dönemlerde ses çıkarmamayı, karşılık vermemeyi tercih ederim. Karşımdaki kişi bunu güçsüzlük olarak algılayıp çıtasını zorlasa da ben o esnada güç savaşı yapmaya çalışan bu tip insanların düştüğü komik duruma gülerim.

Gelelim mütevazi olma durumuna... Çok doğru demiş dedim ya Nuri Bilge Ceylan, çok doğru... İnsan bilgilendikçe karşı tarafa laf anlatmaya çalışmaktan çok dinlemeyi öğrenirmiş. Kendini anlatmak, yaşamı boyunca hangi başarıların altına imza atmış olduğunu dile getirmek bilgeliğin biraz uzağında kalıyor. Ama bizim toplumumuzda bunu sesle hatta çığlıklar eşliğinde dile getirmek gerekiyor. "KUSURA BAKMAYIN HİÇ MÜTEVAZİ OLAMAYYYYCAM, ben de şöyle böyle iyi bir mööööhendisim" diye her ortamda avaz avaz dile getirmelisiniz.

Ha bu arada siz istediğiniz kadar bağırın tabii başarı kıstası da farklıdır bizde. Mesela müthiş bir sanat akımının öncüsü olun, harika tablolar çizin, aryalarınız çığır açsın, Türkiye'yi yurtdışlarında temsil edin; devlete atanan bir memur, en az 6-7 bin kazandıracak bir maaşınız yoksa başarınız asla başarı sayılmaz. Önemli olan devlete atanmak, sırtını sağlama dayamak, düzenli işi olmak, olsun yaratıcı, üretici olmayıversin. BÖYÜK ADAM OLMANIN SIRRI BU...

Mesela sosyal hayatınızda da böyledir. Mutlusunuzdur, mutlu bir ilişkiniz vardır ama mutlu olmak başarı sayılmaz, illa evlenmeniz gerekir. Evlenirsiniz sonra çocuksuz devam ettirilen evlilik başarısız sayılır. Hatta kadının ya da erkeğin başarısız ilan edilmesi terbiyesizliğine kadar varır iş...

Gencecik yaşınızda kitaplar, makaleler yazar, bilime ilime katkıda bulunursunuz ama bunları uzun uzadıya anlatmayıp doğal davrandığınız için, hayt höytler yapmadığınız için hiç olmadık insanlar size akıl verir. Bunu arkadaş ortamınızda, iş hayatınızda hatta aile içinde bile yaşayabilirsiniz. Mütevazilik bize göre değil, bas bas bağırın başarılarınızı. Verdiğiniz emekleri gözlerine sokun...

***

Damat adayı 13 bin liralık nişan elbisesini almadı diye ayrılan bir hanım kızımız varmış. Bu hafta sosyal medyada zırt pırt karşıma çıktı. Kadınlar, hele ki genç kadınlar bu kafadaysa bizim geleceğimiz epey karanlık. Halbuki bi 13 bin liralık smokini de damada alacaksa konu gayet rahat çözülebilirdi.

Bu evlilik olayını aşırı büyütüyorlar. Büyütüyoruz yani... Evlenirken de yaşadım aynısını ben. Benim hiç dert etmediğim şeyleri bana zorla dert ettirip ağlatan vardı. Neden kına gecesi yapmadım diye beni yerdiler, kınadılar, ayıpladılar (bi de beni) İşleri güçleri yoktu, boş vakitlerinde dedikodu yapan insanlardı, kişisel gelişimleri için pek kafa yormuyorlardı. Biz de eşimle el ele, kol kola kafamızın canımızın istediğince evlendik, onlar hala birilerini bir yerlerde ayıplıyorlar. Halbuki sırf evleniyoruz diye milyonlarca borca girip hayatımızı zehir etsek, her ay harıl harıl çalışıp asla kullanmayacağım halde satın aldığım mobilyaların kredisini ödesek fena mı olurdu? Fena ne demek kabûs olurdu kabûs!

***

Sodom'un 120 günü diye bir film var ki benim hayatımın filmidir. Fakültenin ilk yılı hocamız izletmişti, hiçbir şey anlamamıştık. Mezun olduğum sene hocamız tekrar izlettirdiğinde filmin neler anlatmak istediğini çok ama çok iyi anlamıştım. Film herkesin izleyebileceği türden bir film değil, birçok işkence ve sakıncalı görüntüler mevcut ama kapitalizmi, köleliği, faşizmi, özgürlük adı altında çürümeyi ve nicesini anlatıyor.  Dediğim gibi herkesin izleyebilip kaldıracağı bir film değil.

Yine böyle bir film mevcut, Srpski adında... Çok kez duydum ama psikopatça olduğunu duyunca izlememiştim. Geçtiğimiz aylarda izledim. Sodom'dan çok daha rahatsız edici, hatta kanım dondu. Şiddet satıyor işte başka bir şey değil. Filmin altı bomboş. Bu kadar konuşulmasının tek sebebi senaryonun içindeki psikopati. Ne bir alt metin, ne bir mesaj, ne bir idea... Koca bir sıfır! Ama kocaman bir rahatsızlık! Önermiyorum.

***

Neyi sevmiyorum?

  • Portakallı enginar (Annem ısrarla yapıyor),
  • Kelimeleri yuvarlayarak konuşunca kendini çekici zanneden kadınları,
  • Kısa paça pantolonun altına kösele modasını,
  • Kadına, çocuğa ve hayvana şiddet uygulayanları.

Neyi seviyorum?

  • Ali İhsan Varol'u ve sunduğu Kelime Oyunu adlı yarışmayı (Üç kere başvurdum hala bekliyorum),
  • Patatesli sigara böreğini (Her ne kadar bir dönem ismini Yeşilay böreği olarak değiştirmeye çalıştılarsa da hala böyle hitap ediyorum bu böreğe ben),
  • Balkonuma yuva yapmaya çalışan ama bir yandan da benden çekinen kuşları,
  • Muhabbeti seven insanları.

Mutlu haftalar!