23 Mayıs 2019 Perşembe, 15:42

Arkadaşıma gönder
Favorilerime ekle
Bu yazıyı yazdır
Yazı boyutu
Ece Sarı

Ev gazetecisi Ece

Ece Sarı

iletisim@bursadabugun.com

Kimseye gazetecilik konusunda ahkam kesecek değilim. Çünkü, maşallah herkes muhteşem gazeteci, herkes akademik düzeyde yapıyor bu işi, herkes harikulade! Alaylı okullu tartışması vardır. Ben her zaman okullu olmaktan yanaydım, alaylılardan bu işi çok iyi yapanları tanıdım. Ama bu kez herkesi sektöre almakla sonuçlanıyor bu durum. Okullulara gelince, ben Türkçe yazmayı bilmeyen fakülte mezunları gördüm. Fikrim değişti, daha doğrusu yumuşadım bu konuda. Sonra iyice soğudum meslekten. Hakkıyla bu işi yapan kurumların önünde saygıyla eğiliyor, kurum sahiplerinin ellerinden öpüyorum tabii.  Arkadaşı koruma kollama çok bizim sektörde. Çıkara göre... Konuşacak çok şey var da bu konu üst düzey sinirimi bozmaktan başka bir şeye yaramıyor bende.

(*Fakülte mezunu derken İletişim Fakültelerinden bahsediyorum. Alakasız bölümlerden gelen çocukları da (Bu çocuklar genelde menfaat sağlanacak kişinin akrabası falan oluyor) gazeteci yapmaya çalışıyorlar. Onları saymıyorum bile)

Ahkam kesecek değilim dediğim gibi. Sen kimsin diye soranlara ben CV'mi uzatıyorum. Emeğimi yani... Bu ukalalık olarak adlandırılıyor da açıklayayım. Evet uzatıyorum, torpille, nereden geldiği belli olmayan burslarla, dandik dundik okullardan mezuniyetle değil, 16 yaşımdan beri gece gündüz saç kirpik dökmecesine olan CV'yi. Emek veren insanın gururudur bu, bunun bile ukalalık olarak adlandırıldığı bir liyakatsizlik döneminde yaşıyoruz. İnsanlar kolay yoldan 'adam' olma peşinde...

Al bak, önüne gelen 'gazeteci' olunca TV ekranları şarlatan kaynıyor. Kimisi bir liderin suratına kahkaha atıyor, kimisi programı kafasına göre bitiriyor, diğerinin önünde el pençe divan, kaynaksız haber yapanı mı dersin eline verileni okuyan mı... Bu işi hakkıyla yapanlara, o programların, köşelerin, koltukların yerini alan insanların işini asgari ücretle edenlere oluyor. Medyada emekçiler kamera arkasında heba oluyor. Mankenler, oyuncular haber spikeri, yorumcu; nereden geldiği belli olmayanlar 'gazeteci' oluyor.

Gazetecilik konusunda ahkam kesecek değilim! Haşa! Artık herkes gazeteci. Geçtim estetikli cambazları; Facebook'ta okuduklarıyla, kahve, kafe masasında, içki sofrasında arkadaşlarıyla 'siyaset' yapan akrabalarım, tanıdıklarım, arkadaşlarım bile gazeteci.

3 tane kitap okuyan Pulitzer ödülüne göz dikiyor. Ekleri ayıramayan, Türkçe kullanamayan, kopya çekmeden haber metni yazamayan, İngilizce bir haberi okuyamayan, entelektüel bilgisi yerlerde olan, temel ekonomi, hukuk, sanat, mimari bilgisinden yoksun bir 'okullu' ise şişirilmiş, yapay bir özgüvenden sokakta yürüyemiyor. Bu işi hakkıyla yapanların devri gerek. Gazete ofisinde çay servisi yapan abilemizin, ablalarımızın köşe yazarı yapıldığı dönemler değil... Basın emekçisini verdiği maaşla 'terbiye edeceğini' düşünenlerle değil...

Sonra Türkiye'de medya niye böyle efendim, niye şöyle efendim. Eleyin efendim! Çatır çutur eleyin. Herkes şikayetçi bu tehditle vs. haber yapmaya kalkanlardan, ana akım medyayı sömürenlerden. Vermeyin basın kartını herkese, gazete çıkarma hakkını, TV'lerde boy gösterme hakkını... Ama bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler...

Kimseye ahkam kesecek değilim... Zaten artık yarı gazeteciyim ben. Ev gazetecisiyim. Kendi arzumla üstelik... Kafam rahat, keyfim yerinde. Kitabımı yazıyorum, köşemi yazıyorum, alıyorum kahvemi medyayı izliyorum, bebeğimi büyütüyorum. Göz bebeklerim de büyüyor medyayı izledikçe, şaşırmadan gülümsüyorum... Hiç siyaset konuşmuyorum, nasılsa herkes konuşuyor. Hiç gazetecilik yapmıyorum. Banane! Zaten yapıyorlar. Bana mı kaldı yazmak, çizmek... Haşa! Ne ahkam kesmesi...

***

Bazen elime kitap alamıyorum. Bazen de elimden bırakamıyorum. Son bir haftadır o kitaptan bu kitaba geçiyorum. Geçen hafta demiştim, bu aralar edebiyatımızın kültlerine taktım. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Gulyabani kitabını bitirdim önce. Yıllardır izlediğimiz filminden farklı tabii, her ne kadar kurgu aynı olsa da... Dili değişik geldi. Ben biraz Peyami Safa, biraz Halit Ziyacıyım. Ama güzel, yine de çok zevk alarak okudum. Okumayanlara tavsiye ediyorum.

Geçen hafta sonu eşimle Pendik'te bir sahaf keşfettik. Eski kitapları seviyorum. Eski askerlerin elinden çıkan kitaplar da vardı, bilmem kaç sene önce öğrencilerin elinden çıkanlar da... Resmen nostalji. Gulyabani'yi de oradan aldım. Bir de Papatya Kokulu Hikayeler diye bir kitap geçti elime. Hani şu 'yüreğinizi ısıtan öyküler' falan filan. Ben sevmem böyle kitapları normalde ama kitap kapalı cezaevinde yatan bir mahkumun elinden çıkınca okumak isteğiyle doldum taştım. Bir çırpıda bitti kitap. Türkçesi çok basit, anlaması kolay öyküler. Rutin, sıkıcı ancak bir iki tanesi aklımda kaldı. Sevdim. Yaz tatilinde şezlongda güneşlenirken, yolculuk yaparken, kafa dağıtmak isterseniz hoş bir kitaba dönüşebilir.

Sonra Edmondo De Amicis'in Çocuk Kalbi kitabına başladım. Ne alaka demeyin. Yıllar önce okudum, hafızamdan silindi. Büyüdüğümde tekrar okumayı arzu ettim. Henüz başlangıçtayım. Haftaya umuyorum sizinle paylaşacağım. Sağlıkla, barışla, umutla, huzurla geçen bir haftanız olsun...