11 Temmuz 2019 Perşembe, 21:20

Arkadaşıma gönder
Favorilerime ekle
Bu yazıyı yazdır
Yazı boyutu
Ece Sarı

Bir çift ayakkabı - Şekerim Burdur

Ece Sarı

iletisim@bursadabugun.com

Bu hafta sizi iki ayrı konuyla kucaklıyorum kıymetliler... Hem biraz üzüyorum, hem de biraz keyiflendiriyorum. İyi okumalar...

Hayatımın en manalı zamanlarını yaşıyorum. İnsan aşkı tanımadıkça, hayat arkadaşını ne pahasına olursa olsun, her koşulda daha fazla sevmeyi başarıp, içinde can büyütmedikçe hayatının ne büyük ve derin boşluklarla sarmalandığını fark etmiyormuş.

Ölüm kelimesinden bile hazetmem ben. Hazetmediğim gibi iki seneye kadar da ölümden korkmazdım. Hayata baştan başlamak veya ölmek gözümü korkutan şeyler değildi. O yüzden bol bol risk alırdım, kararlarım ani ve radikaldi. Hayallerim için risk önemliydi, gözükaralık da olunca istediğimi yapıp istemediğimi elimin tersiyle iterdim. Nasılsa ölmekten de korkmuyordum. Ta ki eşimle tanışasaya kadar... İnsan kendinden de çok sevince, yaşanacak çok şey olduğunu fark edince, yaşanan tüm sıkıntıların, kavgaların sebebini çözünce, öğrenince, kendi hazzın için değil de onlar için hayatta olmak önem kazanıyorsa ölümden korkmaya başlıyormuşsun.

İki gün önce karşı apartmanda bir kadın öldü. Kadını tanımıyorum. Ne ismini biliyorum, ne yaşını... Malum büyük şehirde kimse kimseyi tanımıyor. Sadece tüm sürece tanık oldum. Dualarına, cenazenin eve getirilip helallik alınmasına, insanların yasına... Ölüm hüzünlü bir şey, aynı zamanda gerçek ve insanı silkeliyor. Gözünü açıyor, hayatın altında yatan o ince anlamı hatırlatıyor. Tüm kaygılar yok oluyor. Güzellik, zenginlik, hırs, korkular, küslükler, anlaşmazlıklar, hedefler, sancılar manasını yitiriyor. Çıplak kalıyor insan bu gerçekliğin karşısında.

Her şey bitince kadının bir çift ayakkabısını kapının önüne koydular. Bir çift siyah ayakkabı güneşin altında kaldı, sonra üstüne biraz yağmur çiseledi. Bir gün boyunca bekledi durdu. Kadın sevdiği, sevmediği herkesten helalliğini aldı; hatıraları zihninde yok oldu, tanıdığı en son insan öleseye kadar varlığı sürecek; sonra karanlıkta yok olup gidecek. Ne kazandı, nasıl biriydi bilmiyorum ama şunu anladım ki bir çift ayakkabısını kapısının önüne koyacak birileri vardı. Yaşadığımız süre boyunca buna sahip olmak kadar önemli bir şey yok sanırım.

Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Gelelim keyiflenmeye... Size harikulade bir şehri kendi gözümle anlatacağım. Açıkçası tur rehbeliği yapmayacağım, ama birinci gözden de bilgi sahibi olacaksınız.

Ben Burdur'un haritadaki yerini tam manasıyla bilmezdim eşimi tanıyıncaya dek. Kendisi Burdurlu. İşlerden fırsat buldukça ailemizi görmeye gideriz. Ne yalan söyleyeyim İstanbul'u pek sevmem. Belli başlı yerler ve şeyler dışında bana pek çekici gelmez. Bursa'yı severim, çünkü memleketim. Orada büyüdüm, insanlarım orada, çocukluğum öyle... Eskişehir'de okudum, çok severim. Medeniyettir, güzelliktir. Burdur'un yerini bile bilmezken kırk yıllık memleketimmiş gibi sevdim. Küçük mü? Evet küçük yer. Benim gibi hiç köyü olmamış, şehrin merkezi dışında bir yerde yaşamamış insanlar için küçük. Ama böyle küçüklüğe can kurban. Şehrin içi yeşil, insanları medeni, gürültüsü, telaşesi az, iklimi değişik, sokakları geniş, trafiği rahat... Her istediğinizi şak diye bulamayabilirsiniz belki ama bulamayıverin gari!

Gelelim diline! İşte tam da böyle... Ben eşimin ailesiyle de o ailede büyümüşcesine tanıştım. Yabancılık hiç çekmedim, hiç zorlanmadım. Ta ki kendi aralarında konuşmaya başlayıncaya kadar. Normalde hiç öyle kelimeler yokken kendi aralarında konuşmaya başlayınca anlamadığım bazı kelimeler müthiş bir hızla sağa sola koşturuyordu. Uzunca bir süre salaklamasına baktım ki suratlarına, fark ettiler. Kahkahalarla güldükleri gibi sabırla da ağızlarındaki bilmediğim kelimeleri öğrettiler. Ne yalan söyleyeyim hala daha bilmediğim çok şey var ve hala daha şaşırdığım çok an... Benim gibi kelimelere düşkün, böyle şeylere pek meraklı biri için aşırı zevkli ve bir o kadar da eğlenceli... Velhasıl dilleri bile bambaşka...

Gezilip görülecek yerleri çok. Salda Gölü (muhteşem bir yer), Sagalassos, Lisinia, Burdur Arkeoloji Müzesi, Saat Kulesi, Karacaören Barajı, İnsuyu Mağarası, Burdur Gölü, Susuz Kervansarayı ve İncir Han, Kibyra Antik Kenti liste başı diyelim... Gitmişken Burdur şiş de yiyin. Merkezdeki o minnoş sinemada hala bir film izleyemedim. Onu da bir dahaki sefere yapacağım.  Hamursuz diye bir hamuru var (buna aşırı güldüm). Yani ekmek gibi bir şey... Babam buldukça alır gelir, bayılıyorum çünkü. Onu da tadın. Ben haşhaşı bu kadar tüketen bir yer de görmedim başka. Haşhaşlı ekmekleri, dolmaları, börekleri şahane... Daha say say bitmez, unuttuklarım için af ola...

Son olarak eklemek istiyorum ki gerçekten gidip görülesi yer. Ben Burdur'u dolaşmaktan çok zevk alıyorum. Mesela yanı başındaki Isparta'yı bu denli sevemedim. Sanırım Burdur'un verdiği samimiyet, yeşillik, insanının tatlılığı bana daha cezbedici geldi. İyi haftalar diliyorum, tatil rotasını henüz oluşturmayanlara Burdur'a gidin diyorum...